İmralı'nın anahtarı kimde? Türkiye, Öcalan’ın soyadına sığmaz!
Nagehan Alçı’nın yanlış anlamış olmasını ummak istiyorum.Çünkü anlattığı şey sıradan bir “cezaevi koşullarının iyileştirilmesi” değil.Önünde bahçesi bulunan, iki katlı bir yapı…Alt kat çalışma alanı ve ofis, üst kat yaşam alanı olarak düzenlenmiş. Üstelik Şamil Tayyar’ın aktardığı iddialara göre...
Nagehan Alçı’nın yanlış anlamış olmasını ummak istiyorum.
Çünkü anlattığı şey sıradan bir “cezaevi koşullarının iyileştirilmesi” değil.
Önünde bahçesi bulunan, iki katlı bir yapı…
Alt kat çalışma alanı ve ofis, üst kat yaşam alanı olarak düzenlenmiş. Üstelik Şamil Tayyar’ın aktardığı iddialara göre görüntülü telefon ve internet gibi teknik imkânlardan da söz ediliyor.
Daha da önemlisi, Devlet Bahçeli’nin Nagehan Alçı’ya aktardığına göre Abdullah Öcalan bu eve geçmeyi henüz kabul etmiyor.
Neden?
“Statü” beklediği için.
Kurullar oluşturulacak, çalışmalar başlayacak, kendisi de bu kurullarda görev almaya başlayacak; ondan sonra eve geçmek istiyor.
İşte benim anlamakta zorlandığım yer tam burası.
Devlet, başka bir hükümlünün kolay kolay sahip olamayacağı şartları hazırlıyor; “Buyur, burada yaşa ve çalış” diyor.
Muhatap ise “Önce statüm” diyorsa, artık tartıştığımız mesele bir evin kaç metrekare olduğu değildir.
Mesele, devlet ile hükümlü arasındaki ilişkinin hangi zemine taşındığıdır.
Hatta insan ister istemez şu soruyu soruyor:
Öcalan kendisine hazırlanan bu şartlara geçmeyi reddedebiliyorsa, mevcut koşulları bundan daha mı avantajlı?
Ve daha önemlisi:
Bir hükümlünün yaşam şartlarının iyileştirilmesi başka şeydir; devletin yürüttüğü bir süreçte kendisine siyasi veya kurumsal bir rol verilmesinin pazarlık konusu haline gelmesi bambaşka şeydir.
Bu ayrım hayati önemdedir.
Çünkü böylesine hassas süreçlerde sadece tarafların niyeti değil, kamuoyunda oluşan görüntü de belirleyicidir.
Tarih bunun örnekleriyle dolu.
İngiltere’nin IRA ile yürüttüğü Kuzey İrlanda sürecinde de gizli temaslar ve mahkûmlar meselesi yıllarca tartışıldı. Ancak 1998 Belfast/Hayırlı Cuma Anlaşması’na giden yol, kişilerin ayrıcalıklı statüsünden çok, siyasi temsilin ve kurumların açık bir hukuki çerçeveye oturtulması üzerinden yürüdü.
Güney Afrika’da Nelson Mandela ile apartheid yönetimi arasında yıllarca görüşmeler yapıldı. Mandela’nın cezaevi şartları zaman içinde değişti; fakat esas kırılma, kişisel konfor pazarlığından değil, ülkenin geleceğine ilişkin siyasi ve hukuki çerçevenin açıklığa kavuşmasından doğdu.
Kolombiya-FARC sürecinde de aynı ders görüldü: Devletin attığı her olağanüstü adım, “Neden yapılıyor, karşılığında ne alınıyor ve hukuki sınırı nedir?” sorularına cevap veremediğinde toplumdaki güven aşındı.