Hiçbir zaman hiçbir şey

Bir garip varlık insan dediğin. Hepimiz en az parmak izlerimiz kadar bir tek kendimize benziyoruz ve diğer bütün insanlardan bir dolu hususiyetimizle farklıyız. Kalbiyle, kafasıyla, tecrübesiyle, müktesebatıyla, yorumuyla, rengiyle, kokusuyla...

Bir garip varlık insan dediğin. Hepimiz en az parmak izlerimiz kadar bir tek kendimize benziyoruz ve diğer bütün insanlardan bir dolu hususiyetimizle farklıyız. Kalbiyle, kafasıyla, tecrübesiyle, müktesebatıyla, yorumuyla, rengiyle, kokusuyla, suretiyle her insan biricik ve bir tek kendisinin benzeri. Allah’a giden yollar mahlûkatın nefesleri adetincedir, buyrulması tevekkeli değil. Öyle zannediyorum ki bir tek meselenin dahi yeryüzündeki aklı yeten insanlar adedince farklı yorumu vardır. Aynı şeye bakıyoruz ama hiç birimizin gördüğü diğeri ile aynı değil. Başımızı kaldırıp gökyüzüne baktığımızda gördüğümüzün aynı olduğunu kim iddia edebilir ki? Bulut diye bir şey var mesela kâh kar beyazı, kâh yağmur grisi, kâh güneşe perde, kâh rüzgâr elinden perişan, öylece salınıp duruyor tepemizde. Adını bulut koymuşuz ya bir kere, başını kaldır göğe bak, ne görüyorsun? Bulut. Bitti. Bitmez! Çünkü gördüğümüz şeyin adında ezberimizle mutabıkız ama onu nasıl gördüğümüz öyle mi ya? Gördüğümüz şeyin ne olduğunda ‘bulut’ ifadesi bizi birleştiriyor ama o şeyin nasıl olduğunda niçin ayrıldığımızı fark edecek bilimsel bir izah henüz yok. Öp babanın elini, bulutsuz havalarda.

Meselelere hep başka başka ve biricik bakışımız değil mi bütün kavgalarımızın sebebi? Kalbimizle aramız iyiyse en olmadık bakışa dahi tebessümle yaklaşıp ‘gönül neyi severse güzel odur’ diyerek hoş görebiliyoruz. Aramız yoksa kalbimizle, eksiğe, yanlışa, bize benzemeyene, bizim gibi düşünmeyene, doğrumuzdan uzak düşene verip veriştiriyoruz. Hâlbuki kendimiz bile her zaman kendimiz gibi düşünemiyoruz, başkasından sürekli bunu beklemeye ne hakkımız var? Tecrübemiz arttıkça, görüşümüz keskinleştikçe, bilgimiz ziyadeleştikçe aynı şeye verdiğimiz tepki farklılaşmaya başlıyor. O şeyle karşılaştığımız anki ruh halimiz, neşe ve hüznümüz, göklerle irtibatımız başkalaştırıyor vereceğimiz tepkileri. İki kişi arasındaki en basit mevzudan devlet ve milletin asırları aşan serencamına kadar bu böyle.

Dertleniyoruz bazen. Türkiye’de yaşayana dertlenmek için sebep bulmak zor değil malum. Muazzam bir mirasın bigâne varisleriyiz. Kuşa çevirmişiz mirası. On altı milyon kilometrekarenin ötesinde aradığımız Kızıl Elma’yı yedi yüz seksen bin kilometrekarede bulduk zannediyoruz. Dedelerimizin dilini anlayamıyoruz ama torunlarımız yeryüzüne diriltici nefesi üfleyecek diye umudumuz var. Kıyafetimiz, tavrımız, tarzımız, şehrimiz, evimiz, okulumuz, çarşımız başkasına benziyor, sonra da buradan neden bir biz çıkmıyor diye çile çekiyoruz. Ne usul kalmış ne erkân, ne töre kalmış ne adap, ne ilim kalmış ne hikmet, ne ahlak kalmış ne muhabbet, ne müsamaha kalmış ne tahammül…

Kızmak istiyorsan sebep çok, kahrolmak istiyorsan sebep aramana gerek yok. Ahvalimiz böyle zira. Yirmili yaşlarımda hızlı bir mücahitken aralık ayı geldiğinde dua ederdim kar yağmaması için; Noel eksik kalıyor gibi gelirdi toprak beyaz örtüsüne bürünmemişse. İsterdim ki Christmas’ı bir yerden eksik kalsın gâvurların. Dervişlik temrinimin boynu bükük otuzlu yaşlarında duam değişti: “Ya Rabbi, kar ver de gâvurcuklarının Noel’i tam olsun” diye yakarır oldum. Şimdilerde aralık ayı geldiğinde demiyorum hiçbir şey, baktım ki kudret sahibi ben ne dersem diyeyim bildiğini işliyor, seyrediyorum öyle sessiz… Baktığın şey aynı ama bakışın değişiyor, benzemiyorsun sana artık sen bile.

Gâvurcukların haline karışmamayı öğrenmekten daha zor bir şey varsa o da sanırım yurdum insanının gayet mahir olduğu envaiçeşit paçozluğu hiç olmazsa görmezden gelmeye çalışmaktır. Bu zor çünkü her yerde karşına çıkıyor. Trafikte anlamsız bir tartışma oluyor bu paçozluk; şehrin en olmadık yerinde devasa bir gökdelen oluyor, bir alışverişin orta yerinde şark kurnazlığı kılıklı üçkâğıt oluyor, din anlatılacak bir kürsüde dine kast eden bir akademisyen oluyor, adaletin anavatanında ihtiras budalası, eli tokmaklı bir zulüm oluyor, meclis kürsüsünde milletinin değerlerine yabancı bir İrlandalı oluyor, gazete köşesinde saçmalamamanın bini bir para klavye oluyor, televizyon ekranında ahlaksızlığın portresi oluyor, köşeden önce iltimas köşeyi dönünce namussuzluk son tahlilde dört köşe bir yamyam oluyor. Neler olmuyor ki bu paçozluk? Kötüyü saymanın iyiye bir faydası olmadığını bilmesem altı ay yazardım da yine bitmezdi canına yandığımın paçozluğu.

Görmemeyi öğrenmek zor ama gördüğüne kızmamayı öğrenmek biraz daha kolay galiba. Bu adam bu haltı nasıl yiyebilir sorusuna cevap ararken iki yüz elli yıllık sergüzeşti meseleye dâhil ettiğin an problem kalmıyor. İki buçuk asırdır bu adam o haltı yiyebilsin diye gâvurla el birliği ederek elimizden geleni ardımıza koymamışız. Varlığı, değeri, bilgiyi kendimiz gibi yorumlamayı unutmuş, bütün yeryüzünü kaplama istidadındaki gökkubemizi kendi ellerimizle yıkmış, neticesinde kendimizi unutmuş, kaybetmiş hatta kaybettiğimizi bile hatırlamaz hale gelmişiz. Din, dil, ahlak, ilim, irfan, tasavvur, töre, usul, erkân, okul, şehir, aile kayıp gitmiş avuçlarımızdan. E şimdi o adam bu haltı yemesin de ne yapsın?

YAZININ DEVAMI
ÇOK OKUNAN YAZARLAR
YAZARIN DİĞER YAZILARI
Aman ha! 12 Eylül 2019 | 679 Okunma Hangi mahkeme? 05 Eylül 2019 | 458 Okunma La bu din n’etti size? 29 Ağustos 2019 | 1.195 Okunma Kebapçı tayfa 22 Ağustos 2019 | 810 Okunma Boğa boynuzu 15 Ağustos 2019 | 275 Okunma
TÜM YAZILARI
Yorumlar