Ortada bir tezat yok
AKP ilk iktidara geldiğinde çevreden gelen anti sistemdi. Küçük devlet, güçlü toplum, serbest birey üzerinden politika yapılıyordu. O dönemin mottosu ‘medeni ülkelerde kimse genel kurmay başkanının adını bilmez’ idi. Şimdi bırak Genelkurmay Başkanını, vali-kaymakam isimlerini ezbere sıralıyor...
AKP ilk iktidara geldiğinde çevreden gelen anti sistemdi. Küçük devlet, güçlü toplum, serbest birey üzerinden politika yapılıyordu. O dönemin mottosu ‘medeni ülkelerde kimse genel kurmay başkanının adını bilmez’ idi. Şimdi bırak Genelkurmay Başkanını, vali-kaymakam isimlerini ezbere sıralıyor, “Hangi emniyet müdürü nereye atandı” haberinden politik okuma yapıyoruz.
Türkiye en devletçi dönemini yaşıyor. Cumhurbaşkanlığı Sistemi ile seçilmişler önemsizleşti, atanmışların sistem üzerinde etkisi arttı. Milletvekillerinin değil savcıların isimlerini ezbere biliyoruz. Emniyet müdürlerinin atamaları sayfa sayfa haber oluyor. Magazin haberi dediğimiz, valilerin hobilerinden ibaret hale geldi.
Çerçeve yasa ile çerçevelenen sürece de buradan bakmak lazım. İlk çözüm süreci büyük ölçüde kültürel haklar, etkili sivil toplum, daha fazla söz hakkı ve demokrasi üzerinden gitti. Siyasi olarak akamete uğradı.
Şimdi içinden geçtiğimiz ikinci süreç için örgütün askeri olarak yenilgiye uğratılması etkili oldu. Demokrasi meselesi hiç işin içine sokulmadı. Devlet kendine karşı işlenmiş suçları belli ölçüde af kapsamına sokabilecek bir çerçeve hazırladı. Bu çerçeveye uyan Kürt siyasetine de masada yer açtı.
Kürt siyaseti devlete eklemleniyor, resmileşiyor.
Bunu sadece Kürt siyaseti değil muhalefetin de resmileşmesi sürecinin bir parçası olarak okumak lazım. Butlan kararı ile CHP’nin başına gelen Kemal Kılıçdaroğlu’nun dış politikaya destek verirken Erdoğan’ın kullandığı kavram setinin aynısına başvurması tesadüf değil. Muhalefetin resmileşmesi süreci çağrı ya da ikna değil, bayağı sopa ile gerçekleşiyor. Resmileşmeyenlere Silivri yolunun açık olduğu her fırsatta hatırlatılıyor.