Meşrutiyet’ten Hiyabanî’ye İran Türk Edebiyatı
Bir önceki yazımızda 1828 Türkmençay Antlaşması’ndan 1906 Meşrutiyet İnkılâbı’na kadar İran Türk edebiyatının geçirdiği tarihî ve fikrî dönüşümü ele almıştık. Türkmençay, Aras’ın iki yakasında siyasi sınırları değiştirmiş; fakat dilin, şiirin, sazın ve sözün bağını koparamamıştı. İran Türk...
Bir önceki yazımızda 1828 Türkmençay Antlaşması’ndan 1906 Meşrutiyet İnkılâbı’na kadar İran Türk edebiyatının geçirdiği tarihî ve fikrî dönüşümü ele almıştık. Türkmençay, Aras’ın iki yakasında siyasi sınırları değiştirmiş; fakat dilin, şiirin, sazın ve sözün bağını koparamamıştı. İran Türk edebiyatı, 19. yüzyıl boyunca bir yandan klasik ve halk edebiyatı geleneğini yaşatmış, diğer yandan modern düşünceye, nesre, gazeteciliğe ve sosyal tenkide doğru açılmıştı.
1906 Meşrutiyet İnkılâbı ile bu süreç yeni bir safhaya girdi. Artık edebiyat geçmişin mirasını taşıyan bir hafıza alanı olmanın yanında; hürriyet, adalet, meşveret, eğitim, millî uyanış ve siyasi mücadele fikrinin de en güçlü taşıyıcılarından biri hâline geldi. Bu sebeple 1906’dan 1920’ye kadar uzanan dönem, İran Türk edebiyatı bakımından ayrı bir dikkatle ele alınmalıdır. Çünkü bu yıllar, hem Meşrutiyet hareketinin hem de Şeyh Muhammed Hiyabanî’nin önderliğinde Tebriz merkezli olarak gelişen bağımsızlık ve yenileşme arayışlarının edebiyata derin izler bıraktığı yıllardır.
Bu dönemin en belirgin özelliği, edebiyatın halkla daha doğrudan konuşmaya başlamasıdır. Şairler ve yazarlar artık bireysel duyguları, aşkı, tabiatı veya geleneksel mazmunları dile getirmekle yetinmiyor; halkın içinde bulunduğu sıkıntıları, idaredeki bozuklukları, cehaleti, yoksulluğu, istibdadı ve dış müdahaleleri de eserlerine taşıyorlardı. Bu bakımdan Meşrutiyet Dönemi İran Türk edebiyatı, sözün meydanlara, gazetelere, dergilere ve mücadele alanlarına indiği bir dönemdir.
1906 Ağustosunda İngiliz konsolosluğu önünde yapılan mitingde okunan Sarraf Seyid Hacı Rıza’nın “Dur, Veġt-i Seherdir!” yani “Kalk, Seher Vaktidir!” şiiri bu ruhun en çarpıcı örneklerinden biridir. Bu şiir, bir edebî metin olarak kalmamış; halkı uyandıran, harekete geçiren ve Meşrutiyet fikrini toplumsal bir çağrıya dönüştüren güçlü bir ses olmuştur. Sarraf’ın şiirlerinde görülen uyanış, hürriyet ve adalet arayışı, devrin edebiyatının ana istikametini de göstermektedir.
Bu yıllarda gazeteler ve dergiler, edebiyatın en önemli yayılma alanları hâline geldi. İstanbul’da yayımlanan “Ehter” gazetesi, Tiflis’te Celil Memmedguluzâde ve arkadaşlarının çıkardığı “Molla Nesreddin” mizah dergisi, Kafkasya’dan Güney Azerbaycan’a uzanan fikir alışverişinde önemli rol oynadı. “Molla Nesreddin”, mizahı ve hicvi salt güldürmek için değil, düşündürmek ve sarsmak için kullandı. Cehalet, taassup, rüşvet, istibdat ve sosyal adaletsizlik bu derginin sert hicivleriyle geniş kitlelere ulaştı. Bu etki, İran Türkleri arasında da kuvvetli biçimde hissedildi.
Meşrutiyet yıllarında edebiyatla siyaset çoğu zaman iç içe geçti. Bu dönemin birçok şairi ve yazarı aynı zamanda mücadele insanıydı. Mirza Ali Siggetü’l-İslâm, bunun en çarpıcı örneklerinden biridir. O, hem güçlü bir din âlimi hem de hürriyet ve vatan mücadelesi içinde yer alan bir fikir adamıydı. Rus işgaline ve Şah idaresinin baskılarına karşı tavır almış, bu uğurda idam edilmiştir. Onun hayatı, Meşrutiyet Dönemi İran Türk aydınlarının sözle eylemi birbirinden ayırmadığını gösteren ibretli bir örnektir.