Emekli öğretmen Suphi durup dururken elini masaya neden vurdu?

Elindeki romanı sertçe sehpaya bıraktı. Bırakmak değil de çarpmak denebilirdi buna. Son eşiyle de ayrıldıktan sonra berjerin yanına salondaki en büyük sehpayı getirmiş, onu bir masa gibi kullanmaya...

Elindeki romanı sertçe sehpaya bıraktı. Bırakmak değil de çarpmak denebilirdi buna. Son eşiyle de ayrıldıktan sonra berjerin yanına salondaki en büyük sehpayı getirmiş, onu bir masa gibi kullanmaya başlamıştı. Kitabı sehpaya sertçe çarpmasının sebebi gene aynıydı. İçini oyuk oyuk oyan o ıstıraplı duyguydu. “Yazacaksın da ne olacak?!!” Ne belalı, ne iğrenç, ne feci, ne berbat, ne korkunç, ne caydırıcı, ne yıldırıcı, ne bunaltıcı, ne bıktırıcı, ne utandırıcı, ne kahpe, ne namussuz bir fikirdi bu!!! Yazmasan ne olur ki?! Yazdın da ne oldu ki? Dünya mı değişti? Hayat mı değişti? İnsanlar mı değişti? On senedir her Çarşamba akşamı şu berjere oturup yazdın da yazdın. Okudun da okudun. Yoruldun da yoruldun. Zaman oldu dostlarının sohbetlerine bile gitmedin. Peki ne oldu? Sadece gazeteye yazmak da değil elbette konumuz. Sadece haftalık yazılar da değil. Hatta sadece yazmak da değil. Okumak mesela. Okumasan ne olurdu? Şu kadar sene şu salonda kim bilir kaç bin kitap okudun? Hadi üniversite senelerini de çık. Şu şehre geleli kırk sene olmuş. Kırk senedir okuyorsun. En az kırk senedir yazıyorsun. Da ne oluyor? İşte bu duyguya saplandığında ani bir hareketle acısını azaltmaya çalışıyordu senelerdir. Yanında kimseler yoksa daha serbest davranıyordu. Şimdi olduğu gibi. Ama bugün kahveden olan başka bir şeydi. Başka bir “sebep”ti o. Esasında bu sebebi yazmalıydı. Gazeteye. En doğrusu buydu. Sonra editörü aramalı, kendisine biraz geniş yer ayırmalarını istemeliydi. Ancak bunun pek mümkün olmadığını biliyordu bunu düşünürken bile. Gazete, ona fazladan verse verse iki paragraflık yer verebilirdi. En iyisi içini kemiren o zalim duyguyu yazmalıydı. Neden yazıyoruz ki? Yazmasak ne olacak ki? Kim biliyor ki bunların değerini? Yazmasak ne olur ki? Acaba bir değeri var mı ki? Bizden önce yazanların yazdıkları nerde ki? Hangi kütüphanede tozlanıyor? Küfleniyor? Çürüyor? Eskiyor? Yırtılıyor? Bekliyor? Yok oluyor? Kayboluyor ki?

*

O zehirli ân’ı yaşa hadi. Hadi gene geçmişe git. Hadi gene acı çek. Hadi gene bizim olmadığımız, ama her anlamda olmadığımız, esamimizin bile okunmadığı geleceğe git. Hadi acından çatla. Hadi 2118’e git. Hepimiz ölmüşüz. İskeletlerimiz çıkmış. Bizi tanıyanlar bile ölmüş. Fatiha okuyan da yok hani. O derece ölmüşüz yani. 2118’in mayısı yani. Üniversite öğrencileri ödev yapıyorlar sözgelimi. 2010’lu senelerin Türk edebiyatı mesela konu. Ödevlerinde biz yokuz mesela. Sunumlarını görüyoruz mesela öldüğümüz yerden. Aaaaa… Haydiiiiii… Biz yokuz. Hatta belki olabilir diye tahmin ettiğimiz isimler bile yok… Kaldık mı sap gibi… Kaldık mı mal gibi… Geleceğe gittik ve kendimizi bulamadık. Gördün mü bak? E o zaman sen on senedir her hafta ne halt ediyorsun bilgisayarın başında? Hıı?? Bunun için mi Suphi? Sen bunun için mi yazdın, son kırk seneyi bunun için mi yazarak geçirdin?

*

Belki de her şeyi bırakmalı. Yazmamalı. Okumamalı. Belki de en doğrusu hayır kurumlarına yazılalım, öksüzlere, yetimlere yardım edelim, hiç değilse ahretimizi kazanırız, nasıl fikir Suphi? Hey Suphiiii… Bu kadar derinlere inip de bu kadar beter bir yenilgi ile dönünce gelecekten, Suphi beraberliği sağlamanın yollarını arıyor, buna, kendisini tedavi ediyor, diyelim. Bir kere şunu neden kabul ediyorsun Suphi? Neyi? Şunu: Ben bunları Allah’ı razı etmek için yazdım, salak bir geleceğin edebiyat tarihçisine değil, deyip de kurtul hadi. Ne duruyorsun? Diyemem. Bunu diyemem. İşin içine edebiyat girdi. İşin içine nefsim girdi. İşin içine hırs girdi. İşin içine kibir girdi. İşin içine var olma tutkusu girdi. İşin içine geleceğe kalma arzusu girdi. İşin içine şöhret duygusu girdi. İşin içine şeytan girdi. İşin içine benlik girdi. İşin içine büyük yazar olma arzusu duygusu hırsı hıncı girdi. Ne yapalım yani? Meydanı dört dandik herife mi bıraksaydık? Pöf yani pöf. Pöf ki pöf Suphi…

*

YAZININ DEVAMI
ÇOK OKUNAN YAZARLAR
YAZARIN DİĞER YAZILARI
Kafkas İslâm Ordusu: Yitik neslin hikâyesi 21 Mayıs 2019 | 180 Okunma Bu kulaklar neler duydu 18 Mayıs 2019 | 447 Okunma “Siz hâlâ meseleyi İstanbul mu sanıyorsunuz?” 17 Mayıs 2019 | 1.975 Okunma Emekli öğretmen Suphi durup dururken elini masaya neden vurdu? 14 Mayıs 2019 | 120 Okunma Haltı müdafaa ile nereye varacaksınız? 11 Mayıs 2019 | 411 Okunma
TÜM YAZILARI
Yorumlar