Şeriatsız tasavvuf olmaz

Kalbi bilme konusuyla ilgili olarak şu son bilgileri de verip kendi kanaatimizi söyleyelim ve meseleyi kapatalım.Resulüllah Efendimiz arkadaşlarına şöyle buyurdu; ‘siz muhakeme olmak için bana geliyorsunuz, ama delil getirmede biriniz...

Kalbi bilme konusuyla ilgili olarak şu son bilgileri de verip kendi kanaatimizi söyleyelim ve meseleyi kapatalım.

Resulüllah Efendimiz arkadaşlarına şöyle buyurdu; ‘siz muhakeme olmak için bana geliyorsunuz, ama delil getirmede biriniz diğerinden daha dilbaz olabilir. Ben de onun konuşmasına bakarak onun lehine hüküm verebilirim. Ona hakkı olmayan bir şeyi vermişsem ateşten bir parça almış olur’ (Buhari). Yani Resulüllah bile mahkemeleşenlerin kalplerini bilmiyordu.

Bazı kabilelerin Resulüllah’ı aldatıp zarar vermek için ondan İslam’ı öğretecek muallimler istemeleri ve yetmiş kadar Kuran bilen sahabiyi pusu kurup öldürmeleri olayı meşhurdur. Resulüllah bundan o kadar üzülmüş ve etkilenmişti ki, bu kabilelere kunût ile iki ay beddua okudu, onlar da helak oldular. Medine gibi sekiz on bin nüfuslu bir kasabadan yetmiş tane seçkin insanın yok edildiğini düşünürsek olayın ne kadar vahim olduğunu anlarız. Hatta Enes, ben Resulüllah’ın bu kadar üzüldüğüne daha hiç şahit olmadım diyecektir. Resulüllah (sa) onların kalbindeki bu kötü niyetlerini bilmiş olsaydı bu kadar arkadaşını onlara kurban verir miydi?

Meselenin kerametle alakası

Ehlisünnet akidesine göre keramet haktır. Ama keramet insana Allah’ın özel alanına müdahale edebilme gücü vermez. Kalbi bilmenin bir gayb meselesi olduğunu daha önce söylemiştik. Daha doğrusu başta Ebu Hanife olmak üzere âlimler kalpteki bilgilerin gayb olduğunu söylüyorlar. Allah da buyuruyor ki, ‘biz seçtiğimiz peygamberler dışında gaybı hiç kimseye bildirmeyiz’. O halde bunun için ‘bir keramet olarak Allah bildirirse bilir’ demenin bir anlamı kalmaz, çünkü eğer o bir gayb ise bildirmeyeceğini söylemiştir. Bu tıpkı, ‘Allah dilerse beni peygamber yapabilir’ demek gibidir. Çünkü o artık peygamber göndermeyeceğini, Hz. Muhammed’in (sa) peygamberlerin sonuncusu olduğunu söylemiştir.

O halde meseleyi bir tasavvuf meselesi olarak görüp savunmanın bir anlamı yoktur. Bilinir deyince tasavvufu kabul etmiş, bilinmez deyince inkâr etmiş olmazsınız. Eğer böyle bir inanç, insanı ilahlaştırmaya doğru götürüyorsa bunun doğrusunu anlamaya çalışmak da abesle iştigal olmaz. Ayetler, hadisler, âlimler, hatta Kuşeyri gibi sufi önderler (Bkz. Letaif, Ta-ha 7. Ayetin tefsiri) bilinemeyeceğini söylerken, bilinebilir diyenlerin, dinin delil saydığı hiçbir delilleri yoktur. Söylenenler sadece, falan zatın yanına gittim ve kalbimden geçenleri söyledi, gibi nakillerden ibarettir. Kendini bilen hiçbir tasavvuf büyüğü, mürşidi, ben sizin kalbinizi bilirim dememiştir, diyemez.

YAZININ DEVAMI
ÇOK OKUNAN YAZARLAR
YAZARIN DİĞER YAZILARI
Neden Kuranıkerim bilimden değil de bilgiden söz eder? 17 Ocak 2021 | 607 Okunma Küresel bir İslam yönetim örneği, Zülkarneyn 15 Ocak 2021 | 679 Okunma O halde meseleyi nasıl doğru anlayabiliriz? 10 Ocak 2021 | 179 Okunma Dinin doğru anlaşılması yeniden mesele haline geldi 08 Ocak 2021 | 198 Okunma Kuldan istiğaseye neden ihtiyaç duyulur? 03 Ocak 2021 | 214 Okunma
TÜM YAZILARI
Yorumlar