Feminizm bir hak arama yolu değil, istismar aracı kılınan bir ideolojidir

Feminizm en sade ifadesiyle kadıncılık demek. Kadın haklarını savunma ile başladı, hukuk, siyaset ve sosyal alanlarda erkeklerle tam eşitlik talebi, ardından bugün gelinen aşamada toplumsal cinsiyet eşitliği iddiasıyla...

Feminizm en sade ifadesiyle kadıncılık demek. Kadın haklarını savunma ile başladı, hukuk, siyaset ve sosyal alanlarda erkeklerle tam eşitlik talebi, ardından bugün gelinen aşamada toplumsal cinsiyet eşitliği iddiasıyla devam ediyor. Ama hiçbir zaman tam olarak neye karşılık geldiği, sınırlarının nerede başlayıp nerede bittiği belli değil. Çünkü daha önce de dediğimiz gibi, masum ve haklı bir çıkışla başlayan feminizm kapitalizmin, demokrasinin, emperyal küresel sermayenin, beşeri hazların, din karşıtı ideolojilerin ve hâkim güçlerin emellerine ve çıkarlarına göre maniple edilebiliyor. Böyle olunca da her gün yeni farklı türleri ortaya çıkıyor.

Bugün için “Eşitlikçi Feminizm, Liberal Feminizm, Radikal Feminizm, Sosyalist-Marksist Feminizm, hatta Siyah Feminizm, Postmodern Feminizm, Varoluşçu Feminizm, İslami Feminizm” gibi çeşitlerinden söz ediliyor. Bu farklılık bile feminizmin farklı emeller için kullanılmakta olduğunu gösterir. Emeller farklılaştıkça da daha pek çok çeşidi çıkacaktır. Oysa bir tek kadın türü vardır. Söz gelimi feminizm, ülkemizde olduğu gibi bir taraftan tesettürü kadını köleleştiren bir unsur olarak görürken, diğer taraftan da Müslüman kadınlar arasında kabul görmek için onu özgürlük adına savunabiliyor.

Bununla birlikte kadının özgürlüğü ve mutlak eşitlik feminizmin en temel iddiasıdır. Ama bu iki iddia bile arkasından ailenin fonksiyonunu yok etmeyi ya da dağılmasını ve dinin kısmen de olsa reddini hedefler. Kaldı ki, kadın için ya da erkek için mutlak bir özgürlükten söz eden bir hukuk sistemi de olamaz.

Dini inançlardan ve ideolojilerden soyutlanıp sadece akılla, ya da bilimle bakıldığında bile mutlak bir kadın erkek eşitliğinden söz edilebilir mi? Bu durum ön kabullerden uzak bir şekilde oturulup akıllıca düşünmeye değer. Her şeyi önce var olma özelliğiyle eşit sayabiliriz. Sonra canlılar ve cansızlar bu özellikleriyle birbirlerinden ayrılır ama kendi aralarında eşit olurlar. Canlılar da bitkiler ve hayvanlar diye iki farklı kategoriye ayrılır, ama bitki ya da canlı olmada eşit olurlar. Sonra hayvanlar da insanlar ve diğer hayvanlar kategorilerine ayrılır ve insan olmada kadın erkek eşit olur. İnsan olmada, Allah’ın onları diğer varlıklara üstün kılmasında ve bu noktadan sonra diğerlerine göre üstünlüklerini kendi iradeli fiilleriyle kazanma imkânında eşittirler. Yani sırf kadın ya da erkek olmakla birbirlerinden üstün değildirler. Hangisi yaradılış gayesini en mükemmel şekilde gerçekleştirirse o diğerinden üstün olur ve bu üstünlük değişebilir.

Ama insanlık düzeyinden sonra değişmeyen ve yaradılış fonksiyonları itibariyle geçişli olmayan aşamada insan türü kadın ve erkek olarak ikiye ayrılır. İdeolojik, siyasi, ekonomik ön kabullerle bakmadıktan sonra bu ikisinin artık bu düzeyde mutlak bir eşitliğinden söz edilemez. Bugünün pratiğinde olduğu gibi, biri diğerinin hukukuna tecavüz etmemişse zaten eşitliklerini iddia etmenin bir anlamı da olmaz. Böyle bir hukuksuzluk olmasaydı böyle bir iddiaya da kalkışılmayacaktı. Bu sebeple bu iddia hep kuru bir iddia olarak kalmak zorundadır. Nitekim yapılan ‘bilimsel’ araştırmalar dünyanın hiçbir ülkesinde erkeklerin yararlandıkları hak ve fırsatlardan kadınların da tam anlamıyla yararlanamadıklarını ortaya koymaktadır. (Bkz. Fatmagül Berktay, Tarihin Cinsiyeti). Gerçekleştirilemeyen bir hak nasıl bir haktır? Demek ki mesele hukukun doğru tespiti ve gerçekleştirilebilmesi meselesidir. O halde kadın ya da erkek haklarından veya feminizm ya da menizmden önce insan haklarından söz etmemiz gerekir. Feminizm diye işe başlamak bile mutlak eşitlik iddiasına ters, yani paradoksal olarak bir ayırımcılıktır. Tam eşit iseler neden özellikle birinin hakkını savunuyoruz.

Kısaca önemli olan hukukun yani hakların neler olduğu ve kim tarafından belirleneceği meselesidir. Her düşünceye, her ideolojiye hatta her ferde göre haklar ve hakkın sınırları değişebilir. İşte biz hakların ancak Hak tarafından belirlenirse hakkaniyetli olacağını iddia ediyor ve böyle inanıyoruz. Yeter ki, Hakk’ın belirlediği haklar tam ve doğru anlaşılmış olsun. Ve bunun için biz ‘her hak sahibine hakkını tastamam verin’ emrinin muhatabıyız. Buna da adalet diyoruz. Ve önemli olan eşitlik değil adalettir. Din budur ve o bu temel prensipleri itibariyle sabittir. Değişken durumlar tabii olarak hakların da değişmesini gerektirir. Kadınlık ve erkeklik değişmez, ama insanlık düzeyinde eşit olan kadının ve erkeğin birbirlerine karşı konumları değişir. Her değişik durumun farklı bir hukukunun olması da aklın gereğidir.

YAZININ DEVAMI
ÇOK OKUNAN YAZARLAR
YAZARIN DİĞER YAZILARI
Bireyleşme, kadın erkek ve tarikatlar 13 Ekim 2019 | 197 Okunma Namaz saflarının bireysellikle ne alakası var? 11 Ekim 2019 | 215 Okunma Kullaştıran ve ilahlaştıran bireysellikler arasında 06 Ekim 2019 | 140 Okunma İslamcılık ölür mü? 04 Ekim 2019 | 135 Okunma İslamcılığa nasıl bakmalıyız? 29 Eylül 2019 | 138 Okunma
TÜM YAZILARI
Yorumlar