Yeni Dönem Başlarken

Bugün yeni bir eğitim ve öğretim döneminin ilk günü. Okullaşma oranının hızla arttığı ülkemizde bu yıl bazı problemler netleşerek görünmeye başladı. Örneğin, ÖSYM...

Bugün yeni bir eğitim ve öğretim döneminin ilk günü. Okullaşma oranının hızla arttığı ülkemizde bu yıl bazı problemler netleşerek görünmeye başladı. Örneğin, ÖSYM tarafından üniversitelerin boş kalan kontenjanlarına yapılan ek yerleştirmeler sonucunda lisans programlarında 110 bin 912, ön lisans programlarında ise 211 bin 102 olmak üzere toplam 322 bin 14 kontenjan boş kaldı. Neden boş kaldığı ile ilgili olarak şapkamızı önümüze koyup düşündüğümüz zaman geçtiğimiz hafta TÜİK'in açıkladığı işsizlik oranı gözümüzün önüne gelecektir. Haziran ayında genç nüfusta (15-24 yaş) işsizlik oranı 1,2 puanlık artış ile %20,6 olarak hesaplandı. Genç nüfus ile ilgili bir diğer önemli veri ise ne eğitimde ne de istihdamda olanların oranı. Çalışmayan ve eğitimde (örgün ve yaygın) olmayan gençlerin, toplam genç nüfus içindeki oranı 2016 yılı haziran ayında %23,8 iken bu oran 2017 yılı haziran ayında %24 olarak hesaplanmış.

Tüm bunlara geniş bir perspektiften baktığımız zaman mezun olduktan sonra işsiz kalacağını düşünen gençlerin herhangi bir tercih yapmayarak bir sonraki yıl yapılacak sınava tekrar hazırlanmayı düşündüklerini görürüz.

Türkiye'de yüksek orandaki işsizliğin nedenlerinden birisi de nitelikli iş gücü arzındaki yaşanan sorunlardır. Bu nedenle üniversitelerin ders programlarının günümüz ihtiyaçlarını ne ölçüde karşıladığını sorgulamamız gerekiyor. Eğitim müfredatımızın güncellenmesiyle beraber yetişecek olan genç nesil sanayi sektörünün kalifiye eleman ihtiyacını gidermiş olacak, diğer taraftan genç işsizlik oranında da azalmaya vesile olacaktır. Sadece üniversitelere değil sanayi ve ticaret sektörüne de görev düşüyor elbette. Üniversite öğrencilerini yarı zamanlı olarak çalıştırdıkları zaman ihtiyaç duyduğu personeli henüz üniversite öğrencisiyken yetiştirmiş olacaktır.

Nasıl ki bir tıp fakültesi öğrencisi üniversite öğrenimi sürecinde ilk üç yıl teorik eğitim alırken dört ve beşinci sınıflarda hastanede staj yaparken teori ve pratiği aynı anda görüyor ve son sınıfta bir doktorun gözetiminde doktorluk yapıyorsa aynı şekilde bir mühendisin, işletme öğrencisinin ve dahi diğer bölümlerin öğrencilerinin de bu sisteme geçmesi gerekmektedir. Sadece teorik eğitim ile yetinmeyerek Kamu-Sanayi-Üniversite işbirliği ile uygulamalı eğitim sürecine geçilmesi gerekmektedir.

Kamu-Üniversite-Sanayi iş birliğinin bir diğer ayağı da üretimdir. Kamu ve üniversite kökenli araştırma faaliyetlerinin oldukça akademik düzeyde kaldığı ve bu nedenle özel sektörle bağ kurulamadığı, aynı şekilde sanayi kesimi ar-ge'ye kaynak aktarımı konusunda bir gelişme gösterse de hâlâ yeterli seviyeye ulaşmadığı gözle görülen bir gerçektir. Sanayi kesiminin bilime, teknolojiye, Ar-Ge'ye ve yeniliğe kaynak ayırmasıyla akademi bilgi üretimini artırabilecek ve üretilen bilginin teknolojiye ve üretime dönüştürülerek ekonomiye aktarılması sağlanacaktır.

Neoklasik realist dönem olarak adlandırılan süreçte her ülke kendi güvenliğini sağlarken milli çıkarlarını gözetmek zorundadır. Bu bağlamda artan küresel rekabet ortamında işletmelerimiz yeni bilgiler ışığında yenilikçi ürün ve üretim yöntemlerine geçmek mecburiyetindedir. Bu noktada bilginin kaynağı üniversiteler ile yenilikçi ürünleri üretecek olan sanayi kesiminin kamunun yol göstericiliğinde bir araya gelmeleri büyük önem arz etmektedir.

YAZININ DEVAMI
ÇOK OKUNAN YAZARLAR
YAZARIN DİĞER YAZILARI
Dünya Değişirken Yapılması Gerekenler... 03 Eylül 2018 | 6.803 Okunma Yüz Yılın Fırsatı 27 Ağustos 2018 | 69 Okunma Artık yüzyüzeyiz 20 Ağustos 2018 | 4.526 Okunma Türkiye’nin bazı gerçekleri 13 Ağustos 2018 | 350 Okunma Enflasyon sorunu nasıl çözülür? 06 Ağustos 2018 | 2.432 Okunma
TÜM YAZILARI
Yorumlar