Mûsikîmizde dâhîlik kriterleri

Merâgî, Itrî, III. Selim, Dede Efendi ve Tanbûrî Cemil Bey gibi şahsiyetlerin birer müzik dâhisi olduğunu söyleriz. Söyleriz de, bunu kendi kendimize söyler dururuz. Gerçekten hepsi birer dâhî midir, batı...

Merâgî, Itrî, III. Selim, Dede Efendi ve Tanbûrî Cemil Bey gibi şahsiyetlerin birer müzik dâhisi olduğunu söyleriz. Söyleriz de, bunu kendi kendimize söyler dururuz. Gerçekten hepsi birer dâhî midir, batı müziğinde dâhî kabul edilen müzisyenlere karşı biz de birer dâhî varedebilmek için mi bu kişilerin mûsikîmizin dâhileri olduğunu söylemişizdir, dâhî idiyseler hangi özelliklerinden dolayı “dâhî” sıfatını haketmektedirler gibi bir soruya da tam olarak, aydınlatıcı ve iknâ edici bir cevap da veremeyiz. Meselâ bir bestekârımız için “neden dâhidir ?” sorusuna verilen cevap şöyledir: “Dâhîdir, çünkü her formda eser bestelemiştir”.

Bir kere müzikte “dâhilik” kriterimiz tartışılmalıdır. Her formda eser vermek müzikte dehâ göstergesi değildir. Meselâ Vivaldi Batı müziğinin her formunda eser bestelememiştir, ama dâhidir… Mozart da her formda eser bestelememiştir, ama hiç şüphesiz bir dâhidir… Beethoven her formda eser bestelememiştir, ama dâhîdir… Merâgî her formda eser bestelememiştir, ama dâhidir. Uzatmayayım, müzikte dâhiliğin kriteri her formda eser bestelemek değil, bestelediği eser hangi formda olursa olsun, o eserin hakkını vermek, o eserde kendine özgülüğü yansıtabilmek, farklılığını eserde ortaya koyabilmek ve eseri zamana mütehammil kılabilmektir. (İsimlerini saydığım ve daha ismi sayılabilecek pekçok batı ve Türk müziği bestecisi, eserlerinde bunu başarabildikleri için dâhidir). Bu kriterleri çoğaltmak elbette mümkün, ama her formda eser bestelemek Osmanlı/Türk müziğinde dehâ göstergesi değildir. Biraz müzik bilen, makam öğrenen, müziğimizin formlarının kalıplarını öğrenen ortalama bir müzisyen, bütün  formlarda eser besteleyebilir. Meselâ bir mevlevî âyini için her şey bellidir, -zamane bazı mevlevî ayini besteleyenlerin yaptığı gibi- bugüne kadar bestelenmiş mevlevî âyinlerini önünüze koymak suretiyle, hangi selâmda hangi usûlün kullanıldığına da bakarak bunu uygular ve bir mevlevî âyini besteleyebilirsiniz. Diğer bütün formlarda aynı yöntemi kullanarak beste yapmak mümkün (ki bugün bu yöntemle beste yapan pekçok kifayetsiz ve büyük bestecilerin eserlerinden kopya çekerek beste yapan “besteci” ismi sayabilirim). Ama bu şekilde bütün formlarda bestelediğinizi zannettiğiniz eserlerin hiçbir özelliği olmaz, ustaların eserlerinin yanında esâmîsi okunmaz. Yani her formda eser bestelemek, bestecilikte dehâ olmanın göstergesi değildir ve olamaz da ! Müzik tarihimizde öyle besteciler vardır ki, meselâ şarkı formundan başka formda eser bestelememiştir, ama farkını da ortaya koymuştur. Meselâ Hacı Ârif Bey… meselâ onun talebesi Şevki Bey. Hatta çok az sayıda eseri günümüze ulaşmış olmasına rağmen, yüksek bestecilik kudret ve kabiliyetine sahip olduğunu eserlerinden anlayabildiğimiz bestekârlarımız da vardır.

Elbette Osmanlı/Türk müzik tarihi yukarıda isimlerini yazdığım sadece bu şahsiyetlerden ibaret değildir ve Abdülkâdir Merâgî’den itibaren yakın zamanlara kadar, “müzik dâhisi” sıfatını hakedecek başka müzisyenlerimiz de vardır.

“Dehâ” ya da “dâhilik” yerel değil evrenseldir. Bize göre dâhî olan, meselâ Almanlara göre de, Fransızlara göre de, Ruslar’a göre de dâhi olmalıdır. Merâgî, Itrî, III. Selim, Dede Efendi, Tanbûrî Cemil Bey gibi bestecilerimizin her biri dâhî ise ve bu şahsiyetlerin dâhîliklerini kendi kriterlerimize göre belirlememişsek sadece bize göre değil, bütün dünya müzik standartlarına göre dâhidirler. Hiç şüphesiz bu saydığım Osmanlı/Türk bestekârları Türk müziği alanında yeni şeyler ortaya koyabilmiş ve öncülük edebilmiş şahsiyetlerdir. Ancak dâhî olarak kabul ettiğimiz bütün bu bestecilerimizin hemen hemen hiçbir uluslararası tanınırlığı, bilinirliği yok. Neredeyse hiçbiri, torunlarının beceriksizliği, ufuksuzluğu, bilgisizliği, kifayetsizliği ve cesaretsizliği sebebiyle ülke sınırlarını aşabilmiş değiller. Yoksa bu bestecilerimiz birer müzik dâhisi ise, yaptıkları müzik farklı bir medeniyetin müzik kültürünü yansıtsa da hiçbirinin Mozart’tan, Bach’tan, Vivaldi’den, Beethoven’dan dâhî olmak bakımından farkı yoktur.

Mozart sadece Avusturyalılar’a, Bach ve Beethoven sadece Almanlar’a, Vivaldi sadece İtalyanlar’a göre dâhî değildir, ortaya koydukları eserlerinden anlamaktayız ki bu besteciler kendi ülke sınırlarını aşmış, yeni ve farklı eserler üretebilen dehâ düzeyinde bestecilerdir.

Dâhî besteci, eserinde kendi tarzını ve farklılığını ortaya koyan kişidir. Eseri dinlediğinizde, bu bestenin ona ait olduğunu hemen farkedersiniz. Tabii bunu sıradan bir müzik dinleyicisi değil, müzikle ilgilenmiş kişiler yapabilir. Bir eseri dinlediğinde bunun hangi besteciye ait olduğunu, bestecinin tarzını esere yansıtmış olmasından dolayı farkeder. (Eseri ve bestecisini zaten bildiği için değil). Kendi tarz ve farklılığını esere yansıtarak bunu farkettirebilen de “dâhî” düzeyindeki bestecidir.

YAZININ DEVAMI
ÇOK OKUNAN YAZARLAR
YAZARIN DİĞER YAZILARI
Monteverdi ne Verdi? 07 Ocak 2018 | 70 Okunma Türk aydınlanmasının müziği ve Arel-Ezgi sistemi 17 Aralık 2017 | 723 Okunma Dârulelhân Sempozyumu’ndan Arel Sempozyumu’na 10 Aralık 2017 | 73 Okunma “Çello bilen aşçı aranıyor” 03 Aralık 2017 | 96 Okunma Rauf Yektâ Bey’i nasıl harcadık ! 26 Kasım 2017 | 109 Okunma
TÜM YAZILARI
Yorumlar