Âlem-i kebîr genişliyorsa, âlem-i sağîr de genişliyor

Allah (Celle Celâluhu) Rahman Sûresi’nin yirmidokuzuncu âyet-i kerîmesinde, her an yaratmada olduğunu beyan buyuruyor. Bu âyetten hareketle, kâinatın yani âlem-i kebirin (makro kosmos) her yeni yaratmanın neticesinde...

Allah (Celle Celâluhu) Rahman Sûresi’nin yirmidokuzuncu âyet-i kerîmesinde, her an yaratmada olduğunu beyan buyuruyor. Bu âyetten hareketle, kâinatın yani âlem-i kebirin (makro kosmos) her yeni yaratmanın neticesinde genişlediğini söylememiz mümkün. Nitekim astronomi bilimi ve bunun bir dalı olan astrofizik bilimi de evrenin sürekli genişlediğini söylüyor.

Âlem-kebîrde hiçbir şey yok olmuyor, sadece biçim ve mahiyet değiştirerek varlığını devam ettiriyor. Büyük âlem genişledikçe, onun kendi içindeki âheng de genişliyor ve çeşitleniyor olmalı. Yani, geçen haftaki yazıma da atıfta bulunarak, âlem-i kebîr genişledikçe mûsikîsinin de genişlediğini, çeşitlendiğini söylemek mümkün. Büyük bir senfonik orkestra düşünün, bu orkestraya, orkestranın mevcud enstrumanları ile uyumlu (veya mevcud enstrumanlara göre akord edilmiş olan) yeni enstrumanların iştirâk ettiğini, âlem-i kebîr’in genişledikçe kendi içindeki âhengin de genişleyerek zenginleştiğini, Allah’ın (Celle Celâluhu) yarattığı bu muazzam varlık âleminin zikrini ve birbiriyle uyumlu olarak çıkardığı sesleri bir tahayyül edin. Akla ziyan bir durum ! Normal bir insanın duyma aralığı 16 ilâ 20 frekans ile 16.000 ilâ 20.000 frekans (hertz) arasında olduğuna göre, bu sesleri ve zikrleri duymamız elbette mümkün değil. Âlem-i kebîr adı verilen bu muazzam orkestranın yine muazzam âhengli melodisini (zikr ve tesbihâtını) sadece âlem-i kebîr’deki bütün varlığı ve bunların âhengini sağlayan “Âlemlerin Rabbi” Allah (Celle Celâluhu) işitiyor. Ne muhteşem bir şey ! İnsan bunu düşündükçe, secdeden başını hiç kaldırmaması gerektiğini anlıyor.

Âlem-i sağîr’in, içinde bulunduğu âlem-i kebîr’in en küçüğünden en büyüğüne bütün varlıklarının nağmelerini yani mûsikîsini yani zikr ve tesbihâtını işitmesi, işitme kabiliyetini ve sınırlarını düşündüğümüzde mümkün değil. Ancak âlem-i sağîr olduğunu, Şeyh Gâlib’in dediğ gibi “Zübde-i âlem” yani “âlemlerin özü” olduğunu idrâk ettiğinde, âlem-i kebîr’i dinliyormuşçasına kendi iç âlemini dinleyerek âlem-i kebîri bu şekilde dinleyebilir ve onu idrâk edebilir. (Yani âlem-i kebîr’i idrâk etmek için ışın hızıyla hareket eden bir araca binip gezegenler ve galaksilerarası yolculuk yapıp âlemi müşâhede etmeye gerek yoktur). İnsanın yani âlem-i sağîr’in kendi iç âlemini dinlemesi ve idrâk etmesi de ancak sükûnet, tefekkür, zikr ve tesbih ile mümkün olabilir. Bu da, insanın nefs-i emmâre çukurundan çıkıp yükselmeye ve kendini bilmeye doğru yol alması demektir. Kendini bildikçe de Rabbini bilecektir. Çünkü insanın kendini bilmesi, kişinin iç âleminin âhengini işitmesi, anlayabilmesi ve bilmesi ile mümkündür.

Gelelim âlem-i sağîr’in genişlemesine. Âlem-i sağîrin genişlemesi, âlem-i kebîr’in genişlemesi gibi bir genişleme değil… boyunun uzaması, şişmanlaması gibi fizik değişimler de değil. Bilâkis, âlem-i sağîr’in genişlemesi ile kastım, onun ilminin genişlemesi, bildiğiyle amel ettikten sonra Allah’ın (Celle Celâluhu) ona bilmediğini öğretmesidir. Yani bu genişleme, “Rabbi zidnî ‘ilmen (Rabbim, ilmimi artır)” şeklindeki samimî dua ve gayret ile başlar, bu dua ve gayretin kabul olmasıyla neticeye ulaşır. (“Gayret âlem-i sağîr’den, tevfîk Allah’tandır”). Âlem-i sağîr’in ilmi genişledikçe, iç kâinatının sınırları da genişler. Bilmek ve sürekli yeni ve faydalı şeyler öğrenmek insanı diğer insanlardan farklılaştırır ve yükseltir. Ancak âlem-i sağîr’in öğrendiği her yeni ve faydalı bilgi, onun iç mûsikîsine yeni seslerin ve nağmelerin ilave olması mânâsına gelmektedir. Yani iç orkestrası büyümekte, genişlemekte ve çeşitlenmektedir. İç orkestrasının büyümesi, bu orkestranın artık yeni nağmeler icrâ edeceği mânâsı taşır. Ancak, âlem-i sağîrin genişlemesini sağlayacak olan ilmin merkezinde Allah’ın (Celle Celâluhu) olması zarûrîdir. Yoksa genişleme olmayacağı gibi, varolan iç âlem de âhengini kaybeder ve kaosa (kakofoni) dönüşür.

Âlem-i kebîr’in de âlem-i sağîr’in de genişlemesi Allah’ın (Celle Celâluhu) istemesine bağlıdır. Âlem-i kebîr kendi kendini genişletecek irâdeye sahib değildir. Ama âlem-i sağîre bu irâde verilmiştir. Rabbimiz, “İlmi dileyene veririz” buyuruyor (yani ilmi dilediğini ilim öğrenmek için çalışıp gayret ederek gösterene). Sonuçta veren Allah, ama bu, âlem-i sağîr’in istemesi ve gayret etmesi ile mümkün. Samimî istek ve gayret karşılığını muhakkak bulur ve ilmin sahibi, ilminden dileyene verir. Böylece âlem-i sağîrin genişlemesi de başlamış olur.

Başta da ifade ettiğim gibi bu genişleme, âlem-i kebîr’de de âlem-i sağîr’de de yeni âhengler meydana getirir. Yeni âhengler demek, âlem-i kebîr’de de âlem-i sağîr’de de yeni mûsikî nağmeleri demektir. Bu mûsikî nağmeleri, bizim dünya hayatında duyduğumuz mûsikî nağmeleri gibi değildir. Kebîr veya sağîr, her iki âlem de genişledikçe orkestra büyür ve nağme çeşitlenip zenginleşir. Onun içindir ki âlem-i kebîr’de nasıl en küçük bir âhengsizlik görmek mümkün değilse, ilim ile mücehhez ve bununla genişleyen ve ilminin ve âleminin merkezine Rabbini koyan  âlem-i sağîr’de de bir hadsizlik, uygunsuzluk, âhengsizlik görmek zordur.

YAZININ DEVAMI
ÇOK OKUNAN YAZARLAR
YAZARIN DİĞER YAZILARI
Monteverdi ne Verdi? 07 Ocak 2018 | 70 Okunma Türk aydınlanmasının müziği ve Arel-Ezgi sistemi 17 Aralık 2017 | 727 Okunma Dârulelhân Sempozyumu’ndan Arel Sempozyumu’na 10 Aralık 2017 | 73 Okunma “Çello bilen aşçı aranıyor” 03 Aralık 2017 | 96 Okunma Rauf Yektâ Bey’i nasıl harcadık ! 26 Kasım 2017 | 109 Okunma
TÜM YAZILARI
Yorumlar