Kendi Gök Kubbemiz

“Kendi Gök Kubbemiz... Ne munis, ne sihirli ve ne kadar aydınlık bir ifade, içimizi genişleten ve bize ferahlık getiren bir kavram. Kendi gök kubbemiz ve ona dâhil olan insan, onun altında kendine yer bulan fert, varlığını...

“Kendi Gök Kubbemiz... Ne munis, ne sihirli ve ne kadar aydınlık bir ifade, içimizi genişleten ve bize ferahlık getiren bir kavram. Kendi gök kubbemiz ve ona dâhil olan insan, onun altında kendine yer bulan fert, varlığını ve kimliğini kendi gök kubbemize göre idrak ve tarif eden biz. Bu biz bugün yaşayan bizler değiliz; bu biz, bizim ecdadımız. Bu topraklarda ve daha nice şimdi bizden cüdâ olan yerlerde yaşamış ve yaşatmış, huzur ve sükûnun teminatı olmuş, hikmeti ve aşkı talim ve temellük etmiş ecdadımız. Yaşadığı arz parçasına ruh vererek onu vatan yapmış, oraya deruni dünyasının nakşını hâk etmiş ecdadımız. Bu arzlar bugün bize yabancı kalsa da o deruni nakşın büyüsü ve buhurunun hâlâ hissedildiği ve hâlâ o cedlerin ervahının dolaştığı ve onların menakibinin anlatıldığı yerler. Bu yerlerde yaşasak da bu yerlerden mahzun hudutlarla ayrılmış olsak da bir şey fark etmiyor, biz bugün ruh ve gönül bağı olarak oralarda yaşamıyoruz. Zaman zaman telafisi mümkün olmayan bir boşluk ve hasret duygusuna düşüyoruz, o kadar; çünkü kendi gök kubbemizin altında değiliz...” (Sadettin Ökten/ Yahya Kemal’in Rüzgârıyla Düşünceler ve Duyuşlar/ Ötüken Yayınları)

Gök kubbemizi yitirmişiz. Duruşumuzu, bakışımızı, yorumlayışımızı, iddiamızı, teklifimizi ve nihayet kendimizi yitirmişiz. Varlığı, bilgiyi ve değeri yorumlayışımızdaki bize has ve nazenin ulvî fikri yitirmişiz. Yangın yerinde oyun oynayan çocuklara benziyor halimiz. Hayır çocuklar bile uzak durur öylesi bir yerde oyun oynamaktan ve oyun oynamayı zül sayar çocuklar bile böylesi zamanlarda. Ama biz oynuyoruz. Tavan çöküyor üstümüze ve biz hiç bir şey olmamış gibi kahvemizi yudumluyoruz, fincanın üstündeki lekeyle uğraşıyoruz, duvardaki tablonun duruşuyla, masadaki çiçeğin rengiyle... Şen kahkahalar yükseliyor evimizden duvarlar üstümüze üstümüze yıkılırken, akşam yemeğinde ne yapsak diye kavga ediyoruz hane halkıyla mutfağın çöktüğünden habersiz. Küçük teselliler buluyoruz kendimize; tavanı yok evimizin ama mevsim yaz Allah’tan, sular akmıyor ama neyse ki az önce yıkadık yüzümüzü, seccademiz yok ama kıblenin neresi olduğunu biliyoruz hâlâ. Yalan mı? Vaktiyle, yani biz küçük çocuklarken kızdığımız şeyler vardı, adaletsizliğe, haksızlığa, torpile, adam kayırmaya, rüşvet ve iltimasa, zulme, ehliyetsizlik ve liyakatsizliğe, kahrolası kaht-ı ricale isyanımız vardı. Biz küçük çocuklardık ve bir duruşumuz vardı tavizsiz, aslanlar gibi, Eylüllerle, 28 Şubatlarla bilenmiş; itilmekle, horlanmakla, ötekileştirilmekle yürüyüşü mukavemet kazanmış, kendisine hep reva görülen gariplik ve paryalıkla endamını bulmuş, mahzun ama onurlu, mazlum ama asil, yüzü gözü mor ama galip bir duruş, hem de en klasından... Büyüdük ve bir de baktık ki kızdığımız, isyan ettiğimiz, karşı çıktığımız ne varsa fark etmeden onların hepsine birden dönüşüvermişiz. Dönüşümdeki tedricilik canımızın acımasına mani olmuş. Mücahitken müsaite dönüşsek şöyle bir silkinip kendimize gelirdik belki ama araya müteahhitlik girince şahsiyet karıncamızın beli incinmemiş hiç muhteşem kıvırışlarımızla.

“Bir şey koptu benden şey, her şeyi tutan bir şey” diye feryat ediyordu merhum Necip Fazıl. O şey nemenem bir şeyse onu yerine eskisinden daha kavî bir şekilde bağlamadan, hiçbir şeyi kendimizde tutamayacağız anlaşılan. Döviz kuru değil bizim büyük derdimiz, ekonomimizin dünyada ilk ona girme hedefi değil, kendi uçağımızı kendimizin yapması değil, bütün dünyanın bizi ayakta alkışlaması değil! Bir TL bin dolar olsa, Avrupa silahlarını bizden almak için kapımızda el pençe divan dursa, dünyanın en uzak köşesindeki bir sinek bile bizden habersiz uçmakta tereddüt etse, biz biz değilsek kime ne faydası var? Biz olma derdimizi bizi süsleme derdiyle takas edeli beri, güzelleşiyor muyuz bilmem ama ortaya çıkanın biz olmadığımıza kesinlikle eminim. Gök kubbenin altında bizden âlâ güzel olmaması değil bizim derdimiz; altında yaşadığımızın bizim kendi gök kubbemiz olması!

Gök kubbe sizin değilse Süleymaniye taklidi cami yaparsınız ama Sinan yetiştiremezsiniz, adına enstitü kurarsınız ama Yunus’ça bir dünya kuramazsınız, -kulakları çınlasın Alev Alatlı’nın- yasalın sınırları içinde din yaşamaya çalışırsınız ama hudutlarını helalin çizdiği bir yasanız olmaz! Adı değişir rüşvetin, kılıfı bulunur iltimasın, hikmete bağlanır adaletsizlik, hedefin yüceliğine bakarak yürüyüşünüzdeki arıza meşrulaştırılır ama olmaz işte, neyleseniz olmaz!

Başkalarının gök kubbesi altında yaşıyorsanız çirkini imha etmeye çalışabilirsiniz ama güzeli ihya etmek istiyorsanız yapacağınız ilk iş kendi gök kubbenizi inşa etmektir.

Neyse... Çok fazla kırıp dökmeden, parmaklarımı acıtasıya dövmeden klavyeyi, kalbimi paralamadan daha fazla ben sözü yine Sadüddin Ökten hocamın nazenin ve zarif üslubuna bırakayım.

YAZININ DEVAMI
ÇOK OKUNAN YAZARLAR
YAZARIN DİĞER YAZILARI
Aman ha! 12 Eylül 2019 | 679 Okunma Hangi mahkeme? 05 Eylül 2019 | 457 Okunma La bu din n’etti size? 29 Ağustos 2019 | 1.194 Okunma Kebapçı tayfa 22 Ağustos 2019 | 810 Okunma Boğa boynuzu 15 Ağustos 2019 | 275 Okunma
TÜM YAZILARI
Yorumlar