ÇOK OKUNAN YAZARLAR

Bugün de boşa geçti

Size bir cevaptan haber vermek için yazmıyorum bu yazıyı .

Serdar Tuncer
Serdar Tuncer Yeni Şafak Gazetesi
18 Ekim 2018 | 370

Size bir cevaptan haber vermek için yazmıyorum bu yazıyı. Bilakis sizi bir sorudan haberdar etmek için kaleme alıyorum. Gençken zaman diye bir gündemi olmuyor insanın, yazık ki bunu da pek çok diğer şey gibi yaşlandıkça fark ediyoruz. Wilde’ın toprağı bol olsun, “Gençlik güzel şey ama gençlerin elinde heba olup gidiyor” dermiş, haklı. Genç kim sahi? Herkes düne göre biraz ihtiyar, yarına göre hâlâ gençse... Tuğrul Bey Hoca’mın kulakları çınlasın, “İnsan yaşlandıkça ihtiyarlamaz, kıdemli genç olur” der hep, o hesap. İnsan vücudundaki organların yerini doğru göstermeye başlayınca yaşlanıyor demektir, severim bu tarifi. Gençliğinizde, midemde bir yanma var doktor derken elinizle böbreğinizi tutuyorsunuz ve gülüyorlar size ama yaş otuz beşi geçince ağrının adını da yerini de bir doktor gibi bilmeye başlıyorsunuz. Önemli ölçü, güzel tarif... Sonra çocukluğunuzdaki artistler, futbolcular, şarkıcılar göçmeye başlıyor dünyadan bir bir, ne oluyor diyorsunuz. Arkasından ailenin ileri gelenleri ahiret yurdunu mesken eylemeye başlıyor ve siz ölümün sandığınız kadar uzak bir yerlerde olmadığını anlıyorsunuz. Hele akranlarınızdan bazıları da ecelin pençesine vakitsiz düşüverirse, gerçekliğini daha bir hissediyorsunuz ölümün. Hâlbuki hangi ölüm vakitsiz değildir ki? Yıllarca komada kalan insanlar bile son nefesini verdiğinde, sevenleri hiç beklenmedik bir haberle karşılaşmış gibi sarsılmazlar mı?

Çocuktum, babama sevdiğim şarkıcılardan birisinin ismini söylerdim, tanımazdı bazen, şaşırırdım. Şimdi çocuklarım bazı şarkıcıların, oyuncuların ismini söylüyorlar, tanımıyorum fakat şaşırmaları beni şaşırtmıyor hiç. Yaşlanmak biraz da şaşırmamayı beraberinde getiriyor sanırım. Olmaz dediğiniz o kadar çok şeyin olduğuna şahitlik ediyorsunuz ki ömür boyunca, şaşırmak sizden giderek uzaklaşıyor. Yine de hepten terk edebilmek için şaşırmayı yıllara değil irfana ihtiyacı var insanın. Ârifler şaşırmıyor hiç, hiç bir şeye şaşırmıyor irfan ehli. Çocukken film seyrederken babama, iyiler hangisi diye sorardım, büyüdüm babam maç seyrederken bana, hangisi bizimkiler diye sormaya başladı. Şimdi oğluma Türk ve gâvuru “transformerslar” üzerinden anlatıyorum, “decepticonlar” gâvur, “otobotlar” Türk. Bir kaç seneye kalmaz hangisi bizim takım diye sorarım galiba. Ömür geçiyor.

Ömrün hızla geçtiğini en çok da arkadaşlarının uzun zamandır görmediği çocuklarını görünce fark ediyor insan. Bak diyor amcası, üniversiteye başladı bu sene. Yok yahu diyorsunuz, doğumunu hatırlıyorum ben onun, sanki beş-on sene önce gibi. Genç arkadaşlara nasihat ederken derdim ki; “Bak daha yaşın yirmi, gerçekten istersen her şeyi yapabilirsin. Bir kaç dil öğren, güzel kitaplar var, hepsini oku, git Avrupaları gör, ufkun açılsın, akademisyenlik de çok yakışır sana.” Geçenlerde uçakta seksenine merdiven dayamış entelektüel bir Bey Amca ile lafladık biraz. Şiire merakım olduğunu görünce ben pek anlamam ama dedi Baudlaire’i severim, size bir şiirini okurum isterseniz, Fransızcasından okudu, tercüme etti. Aklımda pek kalmamıştır ama bakalım hatırlayabilecek miyim dedikten sonra İspanyolca bir şiir okudu, sonra Poe’dan bir şiir İngilizcesiyle… Haydaaa! Muhteşem bir yorum, fevkalade bir hafıza, içten bir tevazu, hayran oldum. Kırk yaşımda olduğumu duyunca, ah dedi sizin yerinizde olmak için neler vermezdim, düşünsenize gencecik adamsınız, her istediğinizi yapabilecek yaştasınız, üç dilden sonrası kolay öğreniliyor zaten... Afalladım, yirmi değildim ama seksenden bakınca hâlâ genç olduğumu o gün anladım desem yeridir.

Neyse... Sözü çok uzattığımın farkındayım, önemli bir sorumuz var bizim, birlikte cevap aramamız gereken. Bu sıralar gün akşam olunca kendimi, bugün de boşa geçti diye hayıflanırken yakalıyorum. Gün içinde yaşadıklarım, yaptıklarım, yapamadıklarım, yapmam gerekenler, okuduklarım, okuyamadıklarım, yarına bıraktıklarım ne varsa hepsi birden gözümün önüne geliyor ve netice ne olursa olsun ben hep aynı sözü söylüyorum: Bugün de boşa geçti. Ama Salı günü ilginç bir şey oldu.

Kayseri Kitap Fuarı’ndaydık, söyleşi ve imza bitmiş, bir iki lokma bir şey yemişiz, nihayet otel odasındayım. Aldım elime Ahmet Murat’ın kitabını, oturdum koltuğa mis, Kuşlarla Sohbetin Şartları. Birkaç sayfa okudum, birden durdum, okumamışım aslında, göz gezdirmişim sayfalarda. Kafamda mütemadiyen bir ses, kalbim, aklım hep onunla dolu: Bugün de boşa geçti. Durdum, bıraktım kitabı, camdan dışarıyı seyrettim uzun uzun, o soru işte o an gelip buldu beni: İnsan gün içinde ne yapmış olmalı ki o gün boşa geçmemiş olsun?

Cevaplar aradım, aklıma gelen her cevabı sıraladım, yok yetmiyor. Dostlarla birlikte olduk dedim mesela, güzel şeylerden konuştuk, fotoğraf çektirdik, ibadetlerimizi yapmaya çalıştık, iki-üç kişinin tebessümüne vesile olduk, para kazandık, sıhhatimiz yerinde, kitap okuduk, Nuri Abi’yi gördük sayıyorum peş peşe, ama ne desem kar etmiyor. Nuri Abi demişken, söz verdim Sayın Pakdil’e size iki hususu hatırlatmam gerekiyor: Necip Fazıl’ın Çöle İnen Nur kitabını mutlaka okuyunuz efendim, Nuri Pakdil Bey’in kırk üç kitabının tamamını da lütfen tez zamanda okuyunuz. Güzel adam Nuri Abi ve güzeller her daim güzel. Onda seksen küsur yaşın gençlik neşesini görünce kendimden utandım imzada. Ne diyorduk biz?

Devamını Oku
Diğer Yazıları
DAHA FAZLA SONUÇ GÖSTER