ÇOK OKUNAN YAZARLAR

Nerede o eski ben?

Salih Uyan
Salih Uyan Türkiye Gazetesi
21 Ağustos 2018 | 4.0 K
Merak etmeyin. “Nerede o eski bayramlar!” muhabbeti yapmayacağım bugün.
Çünkü "Nerede o eski bayramlar!" hayıflanmalarının, aslında "Nerede o eski ben?" sorusunun bilinçaltımdaki mahcup bir tercümesi olduğunu biliyorum.
Sanki şimdiki bayramların tadı yokmuş gibi, zamanı birbirine kırdırıp gereksiz kıyaslamalar yapmaya gerek yok.
Günahsız günlere duyulan özlemi, suçu zamana atarak dindirmeye çalışmak da faydasız.
Ben bugün sadece çocukluğumun elinden tutup, seksenli yıllarda birkaç satır dolaşacağım. Yüzümde ergenlik albümünden kalan bir gülümsemeyle eski beni hatırlayacağım.
Bayramınız mübarek olsun.
             ***
Bayram sabahları yerçekimsiz bir dünyaya uyanırdım çocukken. Namaza giderken, çalınır diye yeni ayakkabıları giyememek biraz üzerdi beni. Ama bayramlıklarımı giyerdim. Tiril tiril giderdim namaza. Sokaklarda hep hızlı yürüyen ve mutlu insanlar, içimde tarifi mümkün olmayan bir neşe olurdu.
             ***
İmam konuşurken bayram namazında yanlış bir hareket yapmamak için hangi tekbirde el bağlayacağımı, hangisinde rükûa gideceğimi düşünürdüm. İlk rekâtta yine de tedbirli davranır, ön saftan bir yetişkini gözüme kestirir ve birkaç saniye gecikmeli olarak onu takip ederdim.
             ***
Namaz dönüşü Nişanca fırınından taze ekmek alırdık kahvaltı için. Ekmek genelde çok sıcak olurdu. Göğsüme bastırdığım o sıcaklığı hâlâ her bayram sabahı hissederim.
             ***
Sülalenin harçlık verme alışkanlıklarına göre akrabaları sıraya koyardım. En çok harçlık verenin elini daha gürültülü öper, şeker verenlerin eline usulca alnımı değdirirdim. Cebimde para değil, sevinç birikirdi. “Paranın en masum hâli, bayramda çocuğun cebindeki hâlidir” diye düşünürüm şimdi.
             ***
Aldığımız harçlıklarla bisiklet kiralardık. O zamanlar tehlikeli diye bisiklet alınmadığı için, bir saatlik bisiklet turu, dünya turuna bedeldi. Rüzgâr saçlarımızı okşarken, bisikletsiz geçen yılların intikamını almak için pedallara asıldıkça asılırdık.
             ***
Kız kovalayan, torpil, çatapat ve mantar alırdık bolca. Önce kız kovalayanları bitirir, sonra bir apartmanın boşluğunda torpili patlatıp kaçardık. En sonunda da elimize bir taş alıp çatapat ve mantarları patlatırdık kaldırım kenarlarında. Vücudun bir yıllık gürültü ihtiyacını giderirdik. Barut kokusunun savaşla ilgili bir şey olabileceği hiç aklıma gelmezdi o zamanlar.
             ***
Genelde ikinci gün öğleden sonra abonman biletlerimizi sıkı sıkı tutarak, nereye gideceğimizi bilmeden otobüs beklerdik. Kendi semtimizin dışındaki bütün semtler numaralardan ibaretti o zamanlar. 87 Taksim, 34 Beşiktaş, 90 Eminönü… İlk hangisi gelirse ona biner ve mutlaka son durakta inerdik.
             ***
Galata köprüsünün üzerinde balıkçıları seyreder, tadını beğenmesek de plastik bardakta turşu içerdik. Köpük köpük tuz terleyen iskelede vapur bekler, Sirkeci tren istasyonunun önünden geçerken hayallerimize yeni ufuklar eklerdik. İstanbul da sanki çocuktu o zamanlar. Daha şımarık, daha masum, daha hesapsızdı. Birlikte büyüdük desem yanlış olmaz yani.
             ***
Bayram lunaparka gitmeyi gerektirirdi mutlaka. Paramızı hesaplı harcar, her şeye bir kere binerdik. Bazen çarpışan arabaların zevki bu kuralı esnetirdi ve üst üste neşeyle çarpışırdık.
             ***
Bayramda en kötü memlekete gidilirdi benim çocukluğumda. Tatile çıkan pek olmazdı. Ayıp sayılırdı zaten. O zamanlar biz “her şey dâhil” bir saadet yaşardık sokaklarda. Harçlığımız çoksa “tam pansiyon”, azsa “yarım pansiyon” eğlenirdik. Deniz hayalleri kurmazdık. Su tabancasının minik haznesine sığan su yeterdi bize.
             ***
Bayram günlerinde sürekli zil çalar, otomatik sesi apartman boşluklarında yankılanırdı. Gelenler karşılanır, gidenler uğurlanır, kalanlar ağırlanırdı. Bayramda yatılı misafir gelmesini hiç yadırgamazdık. Gece misafir için çıkan nevresimlerden naftalin kokusu yayılırdı eve. O kokuyu içime çekerek huzur içinde uyurdum.
             ***
Zaman, bir akide şekeri gibi ağzımızda erirdi yavaşça. Eridikçe tadı artar, lezzeti tüm vücudumuza yayılırdı. Bayramın ikinci ve üçüncü günü coşku azalacak diye korkardım. Aile büyükleri gündelik rutinlerine döner gibi olursa, “Bugün de bayram ha!” diye hatırlatırdım endişeyle. “Keşke hiç bitmese” derdim içimden. Ama biterdi. Bu yazı gibi, hayat gibi, o da biterdi işte!
Devamını Oku
Diğer Yazıları
DAHA FAZLA SONUÇ GÖSTER