Mülteciler ve makuliyet

Bolu’nun yeni CHPli Belediye Başkanı Tanju Özcan’ın başta Suriyeli mülteciler olmak üzere şehrin yoksullarına belediye tarafından dağıtılan yemek yardımını kesmesi ve geçtiğimiz günlerde...

Bolu’nun yeni CHPli Belediye Başkanı Tanju Özcan’ın başta Suriyeli mülteciler olmak üzere şehrin yoksullarına belediye tarafından dağıtılan yemek yardımını kesmesi ve geçtiğimiz günlerde izlediğim bir sokak röportajı beni mülteciler konusunda yeniden düşünmeye sevketti. Röportajda, insanlara Suriyeli bir mülteciyi evlerinde misafir edip edemeyecekleri soruluyor, röportaj yapılan vatandaşların hemen hepsi de, elbette kabul edebileceklerini söylüyor ama mülteci kılığındaki oyuncu anında yanlarına gelip kalacak bir yere ihtiyacı olduğunu söylediğinde de, adamı evlerine almamak için çeşitli bahaneler uydurmaya başlıyorlardı. Başarılı bir sosyal deneydi doğrusu.

Kimisi “evde kızlarım var, uygun olmaz” diye reddediyor, bazısı “hanıma sormam lazım” cevabıyla durumu geçiştiriyor, bir başkası “burada evim yok” diye –belli ki- yalan söylüyor, bir diğeri “alırdım ama maddi durumum müsait değil” şeklindeki bir lafla sıyrılmaya çalışıyordu. Sarsıcı ama kimsenin de kınamaya hakkının olmadığı bir fotoğraf. Teoride herhalde hepimiz “evet” derdik ama sahiden de bir mülteciyi evimizde ağırlamamız istense, bunu kaçımız –hele de uzun süreli- yapabilirdik, bilemiyorum.

Bauman göçmenler/mülteciler meselesini “kapımızdaki yabancılar” kavramsallaştırmasıyla ifade eder ve durumu kimlik üzerinden açıklar. O’na göre, yerliler göçmenlere karşı “biz ve onlar” karşıtlığı oluşturur, zira yeni gelenler -böyle bir niyetleri olmasa dahi- eskilerin bildiği, sevdiği, el üstünde tuttuğu “yaşam tarzı”nı istila edecek, çökerteceklerdir. Medya ve siyaset işbirliğiyle kurulan “suçtan önce suçlu” söylemiyle dönüştürülen toplum da giderek, göçmenlerin/mültecilerin güvenlik için birer tehdit olduğunu varsaymaya başlar.

Bu yüzden istenmezler yabancılar ve şehirlerin dışına kurulan, dikenli tellerle ya da yüksek duvarlarla çevrili mülteci kamplarında yaşamaya –aslında ortada gözükmemeye, mümkünse orada ölmeye- mahkum edilirler. Bazen o bile yapılmaz, “yabancılar” ülke sınırlarından içeriye bile sokulmaz; denizde boğulan çocuklar, açlıktan yollarda kırılan kadınlar ve yaşlıların hikaleyeleri kimsenin umurunda olmaz. Çünkü “biz ve onlar” ayrımı yapılmıştır bir kere ve bu ayrımı besleyecek kamusal söylemler yaygınlaştıkça, yabancılara karşı ortak bir “nasırlaşmış duyarsızlık” ve “ahlaki körlük” ortaya çıkar. O hale gelir ki bu duyarsızlık, mültecilerin trajedisi bile bıkkınlığa, vurdumduymazlığa sebebiyet verir giderek. Onlar, artık göçmek istedikleri ülkeler için artık sadece birer baş belasıdır.

Evet, geçtiğimiz yıllarda Aylan Bebek’in Bodrum kumsalında yüzü koyun yatan ölü bedeni küresel çapta ses getirmişti, ama -bana kalırsa- bu manzara Avrupa sınırları içinde ortaya çıkmadığı için bu kadar çok ilgi çekti belki de. Uzaktı çünkü, bu bebeğe üzülmek vicdan rahatlatıcı olduğu gibi, bedel ödemeyi de gerektirmiyordu. Aylan bebek, Bir Müslüman ülkenin sahiline vurmuş, bir Müslüman mülteci çocuğuydu. İnanıyorum ki, o ölü bebek fotoğrafı Fransa ya da İtalya sahillerinden birinde çekilseydi, Batı dünyasında bu derece ses getirmezdi. Mülteci sorununa uzaktan bakmak, Batı’ya “üzülme” konforu sağladı.

Bauman, yabancılar konusunda sarsıcı tespitini yaptıktan sonra, tam da bunu söyler; Batı’nın insani tezlerinin çöküşünden sonra ortaya çıkan ahlaki paniğe çevirir ibresini: “Ne yazık ki şokların kaderi normalliğin rutinine dönüşüyor; kendini tüketen, gözden kaybolan ve unutma örtüsüne sarılarak vicdanlardan kaybolan ahlaki paniğin rutinine…”

YAZININ DEVAMI
ÇOK OKUNAN YAZARLAR
YAZARIN DİĞER YAZILARI
Kötülük 17 Mayıs 2019 | 89 Okunma Coca Cola’nın Ramazan reklamı 15 Mayıs 2019 | 334 Okunma İstanbul’da yeniden seçim 10 Mayıs 2019 | 1.169 Okunma Alman vatandaşı olmak isteyen öğrenci 08 Mayıs 2019 | 406 Okunma Venezuela neden bu durumda? 03 Mayıs 2019 | 2.213 Okunma
TÜM YAZILARI
Yorumlar