ÇOK OKUNAN YAZARLAR

Meghan Markle, sarayda bir melez gelin

Lady Diana’nın iki oğlundan küçüğü olan Prens Harry ile evlenen Amerikalı oyuncu Meghan Markle, herhalde İngiliz Kraliyet Sarayı’nın en sıra dışı üyesi .

Özlem Albayrak
Özlem Albayrak Yeni Şafak Gazetesi
20 Temmuz 2018 | 44

Lady Diana’nın iki oğlundan küçüğü olan Prens Harry ile evlenen Amerikalı oyuncu Meghan Markle, herhalde İngiliz Kraliyet Sarayı’nın en sıra dışı üyesi. Eh, sözü edilen sıra dışılık geleneklerine bağlılığıyla bilinen Kensington’da pek kabul görmemiş olacak ki, Meghan Markle, katıldığı her organizasyonda yaptığı acemilikler ve tuhaf davranışlarla medyaya malzeme oluyor. Belli ki, kendisini Saray’ın kadim protokol kuralları konusunda bilgilendiren kimse yok ya da varsa bile işini yapmıyor. Zaten Kraliçe’nin de Meghan Markle’ı istemediği biliniyordu. Demek ki böyle intikam alıyorsa büyük kayınvalide…

Latife bir yana, Meghan Markle, daha önce başından bir evlilik geçmiş bir kadın. Artık Sussex Düşesi ünvanı da olan Markle, eşi Prens Harry’den üç yaş büyük, Katolik ve Hollywood oyuncusu olma özellikleriyle sahiden ilginç bir Kraliyet üyesi profili oldu. Markle, anne tarafından da Afro Amerikalı bir melez, medya ne yaptı etti, Markle’ın büyük büyük dedesinin Georgia’da köle olduğu bilgisini de ortaya çıkardı. Oysa tıpkı Daily Telegraph’ta yazdığı gibi İngiliz Sarayı’nın bir nesil öncesi için bu özellikler ifade bile edilemezdi. Sözgelimi Kral George boşanmış sevgilisiyle evlenebilmek için tahttan ve ünvanlarından vazgeçmiş, Harry’nin babası Prens Charles bile, yeni boşanmış sevgilisi Camilla Parker’la hayatını birleştirememiş ve Diana ile mutsuz bir evlilik yaşamıştı.

Bütün bunları, yani Kensington Sarayı’nın yeniliklere adaptasyondaki başarısını düşünürken aklıma Charles Dickens’ın İki Şehrin Hikayesi romanı geldi. Bastille’in yıkılışından 70 yıl sonra yazılan romanda bir aşk hikayesi ekseninde Fransız Devrimi anlatılıyor, Londra ve Paris’in karşılaştırması yapılıyordu. Dickens kitapta, Hem İngiltere, hem de Fransa için “bu iki ülkede de kristalden bile daha parlak olan, devletin özel çıkarları uğruna korunan balık ve ekmeklerine bakan soylular, varolan her şeyin değişmeden varolmaya devam edeceğini düşünüyorlardı” diyordu.

O dönem, hem Fransa’da hem de İngiltere’de aristokrasi sınıfı olmasına rağmen, devrim İngiltere’de değil, Fransa’da gerçekleşti. Halk Fransa’da ayaklandı ve başta Kral ve Kraliçe olmak üzere binlerce insan kellesinden oldu. Ama İngiltere’de endüstri devrimi dışında ayaklanmayla ya da isyanla ortaya çıkan, yakıp yıkmayla, kan dökmeyle sonuçlanan bir devrim ortaya çıkmadı. Oysa İngiltere, endüstrileşme döneminde sömürgelerden gelen hammaddeleri işlemeye başlayan, bu işlemler sırasında kadın ve erkekleri olduğu kadar çocuk işçileri de sefalet ve yokluk içinde neredeyse ölümcül şartlarda çalıştıran ülkelerin başında geliyordu. Emile Zola’nın Germinal romanında, çocuk maden işçilerinin anlatıldığı bölüm ne kadar trajikse o kadar gerçektir. İşçi devrimimin yaşandığı Fransa’da da elbette işçilerin durumu kötüydü, ama İngiltere’yle kıyaslandığında daha insani şartları haizdi.

Peki neden devrim İngiltere’de değil de Fransa’da oldu. Şundan: İngiliz zekası “yaklaşmakta olanı” gördü. İngiltere’de işçilerin ilk şiddet gösterisi tam da Fransız Devrimi döneminde patladı. Bunun üzerine İngiltere işçilerin örgütlenmesine kooperatifler, sendikalar kurmasına müsaade ederek, gerekli sosyal yasaları çıkardı. İşçiler için daha yüksek ücret ve daha kısa çalışma saatleri belirlendi. 1. Enternasyonal İngiltere’de kuruldu. Bunların çoğu Fransız Devrimi’nden sonra yapıldı, ama yapıldı. Devrimden önce ise İngiltere, sömürgelerden gelen sermayenin birikmesi ve burjuvazi sınıfının ortaya çıkmasının ardından soylular yani aristokrasi ile burjuvanın birlikte çalışmasına zemin hazırladı. İngiliz aristokrasisi hiçbir zaman o büyük kibrinden, o meşhur akıl oyunlarından, gizeminden ve faydacılığından vazgeçmedi ama burjuva sınıfını “tanımak” gerektiğinde de, burjuvayla el sıkışmaktan gocunmadı.

Sonuçta, dünyadaki tüm monarşiler kağıttan kuleler gibi yıkılıp giderken İngiliz monarşisinin “sembolik” bile olsa ayakta kalabilmesi ve o günden bu yana tüm dünyaya kendini ağzı açık ayran delisi şeklinde izletmeyi başarabilmesi yani boşuna değil. Kensington’ın akıl oyuncuları 1- Geleceği görüyor, 2 – O geleceğe uygun şekilde, yeni şartları kapsar biçimde değişmeyi, dönüşmeyi başarabiliyor.

Devamını Oku
Diğer Yazıları
DAHA FAZLA SONUÇ GÖSTER