Aynı be ya!

Her şey ne kadar hızlı değişiyor. İnsanoğlu artık hiçbir şeye yetişemiyor. Tuhaf ama gerçek kendisine bile yetişemiyor. Dışı ile içi ayrı hızlarda ilerliyor. Her şey ilerliyor. Sadece...

Her şey ne kadar hızlı değişiyor. İnsanoğlu artık hiçbir şeye yetişemiyor. Tuhaf ama gerçek kendisine bile yetişemiyor. Dışı ile içi ayrı hızlarda ilerliyor. Her şey ilerliyor. Sadece insanlık geride kalıyor, hatta geriliyor. Toplumsal olaylardan, olgulardan bahsetmiyorum. Ferdi konulardan, ferden kayboluşlardan, yok oluşlardan bahsediyorum. Artık gönül mesafeleri nostaljinin bir üretim biçimi olarak sinema sektörüne ya da sosyal platformlara kayarken, göz mesafesi bile kayboldu. Göz göze oturduğu insan ile bile paylaşacak bir şeyi kalmamış insandan bahsediyorum. Galiba insanın keşfetme tutkusu, merak ve röntgenciliğe evirildiğinden hayattaki bütün ayrıntıları ıskalıyor. Başkalarının hayatlarını, ilgilerini, ne varsa onları beğeniyor, yorumluyor, kızıyor ama yanı başında akıp giden hayatlara bigâne kalıyor.

Anlat hele diye gözünün içine baktığın adam, elindeki ekrandan kafasını kaldıramıyor ve kısa renksiz bir ses tonuyla “aynı” diyor. Aynı olanı nasıl ölçebilir ki insan, öncesine dair ne var ki elde? Ya da bir coşku ile yazdığın on cümleye bir emoji ile mukabele eden insan elbette yeri geldiğinde “nerde eski…” diye başlayan cümleyi klişelerin zirvesine yerleştirecektir. Aynı tribünde oturup rakip takıma küfretmekle, aynı politik tarafta durup diğer tarafa küfretmenin en büyük sosyal paylaşım olduğu yerde elbette işine gelene iki övgü dolu cümleyi bahşetmek onu ayrıcalıklı bir konuma taşıyacaktır. Ondan dolayıdır ki okuduklarımız, izlediklerimiz, üzüntülerimiz, kızgınlıklarımız veya desteklerimiz içimize girmediği/içimizden gelmediği için hep göstergelerde kalıyor.

Her daim canlı yayın yaşıyor, her daim online kalıyoruz ama ruhumuz kayıp, ruhumuz ölü! Öyle ortalıkta hayaletler gibi sadece belli başlı fonksiyonları yerine getiren, yürüyen cesetlerle dolaşıyoruz. Hıçkıra hıçkıra ağlamıyor, böyle kendini kasmadan gülmüyor; uykuları bir düşünceden, bir duygudan dolayı ya da birinin haliyle hemhal olmaktan dolayı bölmüyoruz. Doğadan bahsetmek havalı oluyor ama ne kuşları, ne yaprakları ne yağmuru nede bir başka canlıyı takip edip, incelemiyoruz. Gökyüzü üzerimizden geçip giderken ya da yeryüzü ayaklarımızın altından kayıp giderken biz felaketler diye isimlendirdiğimiz afet zamanlarında her şeyin farkına varıyoruz. Âşık Veysel’i dinleyip ‘kara toprağı’ duyumsamıyor, Neşet Ertaş’ın ‘yalan dünya’sını dinleyip bu dünyaya daha çok bağlanıyor isek o zaman bunlarda bizim yokluğumuza bir ağıt olarak yakılmıştır ama bizim haberimiz bütün bu hakikatten ta ki göçene kadar olmayacaktır.

YAZININ DEVAMI
ÇOK OKUNAN YAZARLAR
YAZARIN DİĞER YAZILARI
Hayata Açılan Kapı: Okumak! 25 Şubat 2018 | 232 Okunma Muhtelif Meseleler 18 Şubat 2018 | 95 Okunma Hayırlı cumalar! 11 Şubat 2018 | 99 Okunma Aynı be ya! 04 Şubat 2018 | 91 Okunma Hatıralar yürüyünce 28 Ocak 2018 | 146 Okunma
TÜM YAZILARI
Yorumlar