Çığlığımı duyuyor musun?...

Darmadağınık düşlerin içindeyim... Puslu havayı bir ağıt yırtıyor, taş topluyor olmalı bir kadın bağrına basmak için... Bugün günlerden pazar ... Bir aşk masalı anlatmalıyım...

Darmadağınık düşlerin içindeyim...

Puslu havayı bir ağıt yırtıyor, taş topluyor olmalı bir kadın bağrına basmak için...

Bugün günlerden pazar ...

Bir aşk masalı anlatmalıyım, Lorca’nın “Atlının Türküsü” şiirini okumalıyım, gözyaşlarına batmış bir aşkı anlatmalıyım, bir kalp resmi çizip altına şunu yazmalıyım:

“Seni seviyorum, ne olursun beni fırtınanın olduğu yerlere götürme!”

Sevdanın tutsak aldığı yüreğimde kelepçe var...

Sırtıma vurulmuş bir hançer!

Tüm sokaklar birbirinden uzak olsa da, savrulsa da bütün umutlar, günler geceler torpillese de bedenini ayakta durmayı öğrenmeli insan.

Harabeye dönüşmüş kentler, o kentlerde ellerinde beyaz bayraklarla korkudan kaçan aileler...

Size bir gerçek öykü anlatayım isterseniz... Nusaybin’den, Cizre’den ölüm kalım savaşından başlayarak.

90’lı yılları mı yoksa 70’li yılları mı anlatayım size...

Bedrettin Cömert’i mi, Uğur Mumcu’yu mu, Musa Anter’i mi, Vedat Aydın’ı mı, Kemal Türkler’i mi?

Dolunayın büyük aydınlığında, parçalanmış bir yüreğin gökyüzünden denizin üzerine kayışını mı!

Yıldızlar kavşağında durmalı insan...

Biraz soluk almalı, düşünmeli, çocukların gözlerinin içine bakmalı uzun uzun...

Umutlarını hiç yitirmemeli.

İnsani harflerin içinde seyretmeli dünyayı.

Sevmeli, âşık olmalı.

Bir aşk öyküsünü anlatırken bir kez daha haykırmalı:

“Seni seviyorum kadınım!”

***
Umut toplamalı insan, tıpkı Can Dündar ve Erdem Gül gibi...

Jorge Luis Borges’nin değişken evreni içinde, bırakmalı insan alaycı gülümsemeleri... Başkalarına kahve diliyle rest çekmeyi, sahtekârlığı, ikiyüzlülüğü, yalanı...

Uyku dolu bir zamanın, kopuşun, çığlığın tutsağı olmamalı insan.

Kaypaklığın, ötekileştirmenin yaşam biçimi olmadığını öğrenmeli.

Açığa çıkarmayan şafağın seherini, inişleri çıkışları, gelgitleri, duygu yoğunluğunu, hırçınlığı yaşamalı insan...

Sevmeli, kopuşun yağmurunda dolaşırken, karanlığın değil aydınlığın kapısını çalmalı...

Âşık olmalı!

ABD’nin Irak’ı işgalini, ölen çocukları, dul kalan kadınları unutmamalı!

Bilmeli o işgalin demokrasi ve özgürlük getirmediğini Irak’a...

Oyuna gelmemeli!

Eğer gazeteciysen; kalemini satmayacaksın, yalakalık yapmayacaksın, ona buna yaranmak için gerdan kıvırmayacaksın...

Yurtseverliğin, kör milliyetçiliğin, bir adım ötesinin faşizm olduğunu bileceksin...

Göklerin yığınında, hayatın kıyısında, yoksulluğun sınırında yaşayanları göreceksin.

Suskunluk var oralarda, ölüm var, acı var...

Bir yanda şehit cenazeleri öte yanda etkisiz hale getirilenler...

Kuşatma var, öfke, hüzün, babalarının bayraklı tabutlarına sarılıp ağlayan çocuklar, kadınlar, babalar, analar var.

Yiten güzellikleri türküleyen insanlar var, ikindi vakti.

Ve sen unutma hiçbir zaman René Char’ın şu dizesini:

“Bana sessizliğini veren çığlığın ne güzel kadınım!”

YAZININ DEVAMI
ÇOK OKUNAN YAZARLAR
YAZARIN DİĞER YAZILARI
Aşklar ve sevinçler... 09 Eylül 2018 | 2.464 Okunma Hoşça kal hüzün... 06 Eylül 2018 | 461 Okunma Bir garip yolcu... 04 Eylül 2018 | 2.309 Okunma Sevda düşleri... 02 Eylül 2018 | 2.399 Okunma Uçarı kaçarı... 01 Eylül 2018 | 84 Okunma
TÜM YAZILARI
Yorumlar