ÇOK OKUNAN YAZARLAR

Şiirlideğnek küçük İskender ve büyük şiiri

12 Eylül hepimizin üstünden silindir gibi geçmişti .

Hasan Bülent Kahraman
Hasan Bülent Kahraman Sabah Gazetesi
20 Temmuz 2018 | 72
12 Eylül hepimizin üstünden silindir gibi geçmişti. Bütün toplum ağır ve kanlı bir kabustan uyanmış ama çok sert, çok şiddetli 'devlet faşizmini' bütün boyutlarıyla yaşatan bir askeri darbeye maruz kalmıştı. Bugün düşününce 1975-80 arasında yaşananları Soğuk Savaş ile, merkez sağ politikaların aymazlığıyla açıklamak mümkün. Ama hepsinden önemlisi askeri darbenin meşrulaştırılması için ordunun beklemesi, kan dökülmesini seyretmesi, hatta onu kışkırtmasıydı. Ne yazık ki, bu gerçek herkesin bildiği, açığa çıkmış ama mahkemelerde somutlaştırılmamış bir gerçek olarak duruyor karşımızda.
Askeri darbe radikal sağ kanatları kullanmıştı. Bunda kuşku yok. 'Sokak faşizmi' evresinde 'değerlendirilen' kadrolar hemen ertesinde zulme uğramış, devlet, kendisi, işe el koyunca onlar da uygulanan şiddetten paylarına düşeni almıştı. Ama darbe asıl sola karşı yapılmıştı. Devam eden Soğuk Savaş'ın bir 'gereğiydi' bu durum. Hiç tartışmaya ve tevil etmeye gerek yok. Sol ezilmiş, zindanlara atılmış, hatta sola yakın duran ve asker içinde bulunan 'sol Kemalist' kadrolar bile 12 Mart'tan o güne devam eden hesaplaşma içinde ebediyen tasfiye edilmişti. Zaten askeri darbe 1960 darbesiyle birlikte başlayan ve orduyu bölen 'hiyerarşi dışı darbe' alışkanlığını, yatkınlığını, mekanizmasını da 12 Eylül'le birlikte tasfiye ediyordu. (Darbe sabahı 7.30'da haber verdiğim Attila İlhan'ın 'emir kumanda zinciri var mı' diye sormasının önemini sonradan anladım.)
Bütün bunları 12 Eylül darbesinin ne kertede 'zorlu', büyük, hacimli, kapsamlı bir darbe olduğunu belirtmek için yazdım. Maksadım onu tartışmak değil.

TIP FAKÜLTESİNİ TERK EDEN ŞAİR
O yıkıntı devam ederken ve sol paramparça halde sağ sola savrulmuşken, 1970'lerden hatta 1960'ların ortasından başlayan 'devrimci edebiyat' ne olacak sorusunu kendime sorduğumu çok berrak biçimde anımsıyorum. Mümkün değil aynı anlayışla devam edemezdi. Etmedi de. Kısa sürede insanlar cinselliği, kendilerini, aşkı, duygusallığı keşfeden bir edebiyata, sinemaya yöneldi. 1980'lerin sineması bu bakımdan daha da ilginç bir örnektir. Türkçe edebiyatta da benzeri bazı yönelimler öne çıkmıştı. Daha sonra 'Küfür Romanları' diye nitelendirilen bir dizi yeni roman ve onları hazırlayan muhakeme devreye girmişti.
O arada iki önemli şiir kitabı yayınlandı. Birisi Emirhan Oğuz'un Ateş Hırsızları Söylencesi'ydi. Diğeri küçük İskender'in Gözlerim Sığmıyor Yüzüme. Ne onu tanırdım ne ötekini. Ama kitapları okudum. Heyecanla. Emirhan Oğuz 1960'tan sonra gelişen (belki de eriyen) asıl 1940 toplumcu kuşağının büyük sesiyle yazıyordu. Muhtemelen o sırada da 12 Eylül sonrası başlayan tutukluluğu devam ediyordu. Kitap, gerçekten akıl almaz şeylerin yaşandığı bir dönemde devrimci şiirin yeni bir soluğuydu. Akademi Kitapevi Ödülü'nü de kazanmıştı.
küçük İskender'in daha adı başlı başına bir serüven başlatıyordu. Biyografisi de öyle. Tıp fakültesini beşinci sınıfta terk etmiş bir şair vardı karşımızda. Kuşkusuz Oğuz'un yazdığı şiirden farklıydı yapıtı. Çok farklı. Ama daha o kitabında bile sonradan yerine daha fazla oturacak ve onu bir öncüye dönüştürecek isyan ruhu hemen insanı çarpıyordu. Bu şiir toplumcu gerçekçi bir şiir değildi. Fakat toplumsalcı bir yapıya, içeriğe, öze sahipti. O karşı çıkış, o uğuldayan ses, o tırmalayan imgeler uzak Attila İlhan çağrışımları yapsa bile ne fark eder, şiir gürül gürül akıyordu.

ÇOK TARTIŞILDI O YAZI
Oturup iki kitabı bir arada ele alan bir yazı yazdım: 'Toplumcu Şiirin İki İzleği'. O yazı neredeyse bir olaya dönüştü. Yazdığım yazılar arasında en çok tartışılmış olanlardandır. Gösteri dergisinde yayımlamıştım. Sonradan Bir Sürekli Cehennem isimli kitabıma da aldım. (Ve bir anı: O yazıyı yazmadan önce Gösteri'nin yönetmeni Doğan Hızlan'la konuşmuştum. 'Hasancığım ben de yazacaktım ama fırsat bulamıyorum, sen yaz, iyi olur' demişti. Geçenlerde Doğan Bey bizi evimizde teşrif etmişti. Üyelik yaptığı bir jüriden geliyordu. Ödül için küçük İskender'in adı geçiyordu. Bu anıyı paylaştık: İlk kitap, 30 yıl, elifi elifine ve üç kişi...)
Daha sonra İskender Dedem Beni Korkuttu Hikayeleri'ni yayımlayınca (1992) o zamanlar üzerinde çok durduğum, çok tartışılan 'yeraltı edebiyatı' bakımından ele almıştım bu kitabı: 'Küçük İskender Şiiri: Yeraltı Edebiyatına Doğu'. (Bu yazı da artık bir tuğladan daha kalın hale gelen Türk Şiiri, Modernizm, Şiir isimli kitabımda.) İskender, şimdi daha rahat söyleyebilirim, kesinlikle Türkiye'nin bu düzeydeki ilk ve tek Beat Kuşağı şairiydi. Hayatta sevmediğim bir şey varsa o da benzetmelerdir.
İskender'le Beat'ler arasında kurduğum bu ilişkiyi de sevmiyorum. Ama ne yapalım ki, sanat ve edebiyat bu türden benzeşmeleri, anışmaları zorunlu kılıyor. Sonunda ortaya bir 'aile anıştırmaları' çıkıyor. Bunlar bize değerlendirmelerde önemli kolaylıklar sağlıyor.
küçük İskender'in Beat Kuşağı'yla ilişkisi de bu bağlamda ele alınmalı. O kuşağı söz konusu edince hemen Allen Ginsberg'i anımsıyorum. İskender mutlaka izlemiştir bu büyük şairi. Onun kabına sığmaz, verili hiçbir düsturu kabul etmez, her şeye muhalif tavrıdır İskender'le arasındaki benzeşme noktaları. En son Ginsberg'in Amerika'da bir üniversitede Beat Kuşağı hakkında verdiği derslerden oluşan kitabı okudum. Ginsberg'in çok sevdiğim (en) son dönem şiirlerinin daha iyi açıklanması ancak bu kitabın okunmasına bağlıdır. Ve o şudur: Ginsberg, Beat Kuşağı'nı (bu konuda zayıf kalsa da) dönem Amerikası'nın toplum bağlamına oturtuyor. Buradan da özde etik diyebileceğimiz bazı çıkarsamalara varıyor.

GÜÇLÜ, YOĞUN VE SERT BİR TORTU
Buna katılıyorum. Muhalefet daima etik bir duruştur. 1960 sonrası dünyanın getirdiği modernlik eleştirilerinin öğrettiği en çarpıcı gerçek budur. Daha önceki dönemlerde eleştirilen bir konu, 'muhalif olmak için muhalefet' bugün bir ilke ve bir duruş, varoluş biçimi itibariyle gerçeklik ve önem kazanmıştır. Çünkü muhalefetin karşısında ne kertede farklı olursa olsun iktidar var ve iktidar yakıcı bir kavram. İktidara şu veya bu olduğu için değil doğrudan doğruya iktidar olduğu için karşı çıkılır.
küçük İskender'in şiiri tam da bu noktada kristalize oluyor. Hatta çökeliyor diyelim. Güçlü, yoğun, sert bir tortu bu. İskender'in şiiri çok çalkalayınca sütün önce kremaya sonra tereyağına dönüşmesi gibi. Her şeyi eline alıyor, kendi prizmasına tutuyor, ortaya çıkan tayfı ayıklıyor. Sonra çok sert şekilde çalkalıyor onu. Geriye krema ve tereyağı kalıyor. Hatta onu da kaynattığı oluyor, tereyağını ve sade yağ elde ediyor.

İÇİNDEN RÜZGAR GELİP GEÇİYOR
Eskiden çok farklı anlamlar yüklenen saf şiir kavramını şimdi ben 2018 yılında böyle tanımlıyorum. Valery'nin çağında yaşamıyoruz. Ginsberg de aramızda değil. Şimdi İskender var. küçük İskender bir etisist. Ve bir muhalif. Bu nedenle çok havalandırılmış bir şiir yazıyor. Ya da çok havalandıran bir şiir onunki. Çok gözenekli. İçinden rüzgarlar gelip geçiyor. Şiir o rüzgarı savurup fırtınaya dönüştürüyor. 2000 sonrası, kimliklerin, alt kültürlerin, azınlıkların, kıyıda kenarda kalmışların ortasında küçük İskender cinsellikten başlayarak adım adım serpilen bir dünyada mikro ilişkilerin oluşturduğu küçük hesapları irdeliyor önce.
Böyle bakınca ve şimdi elimde tuttuğum İkinci Waliz kitabını, bana göre bir dizi olan son yapıtlarıyla, Waliz Bir, The God Jr., Kırık Kadeh Sineması İftiharla Sunar ve Türkçe Sözlü Hafif Mavi, birlikte okuyunca ortaya çok ciddi bir oeuvre çıkıyor: Teker teker önemli olsa da yapıtların bir arada oluşturduğu büyük toplam. O birikim bize iki şey söylüyor. Birincisi, zamanında Cemal Süreya'nın Dağlarca için getirdiği bir tanımlama vardı: Şiir tankeri. İskender kelimenin gerçek değil, o zaten kolay, gerçek üstü anlamında, gerçek ötesi anlamında şiir tankeridir. Müthiş, ele avuca sığmaz, İlhan Berk için söylenen, dokunduğu her şeyi şiire dönüştüren bir muhayyilenin sonucudur şiir tankeri halinde yaşamak.
Kendi kuşağından bu kadar uzun mısralı, bu kadar bütünlüklü bu kadar nesne ve şiire aynı anda yakın duran bir şiiri kimse yazmadı. (Uzun mısra, uzun şiir konusu Türkçe şiir bakımından önemlidir. Gene Türk Şiiri, Modernizm, Şiir kitabımda bu konuyu tartışıyorum. Uzun şiir tartışılmaksızın mesela İkinci Yeni şiirin anlaşılması olanaksızdır. Şiirin bir ontoloji sorunudur, çünkü.) Ayrıca sadece şiiri nesre yakın düşmedi, nesri de şiirin içindedir. Daha önce de bir günlük yayımlamıştı. Son yapıtlarını da öyle yayımlıyor. Bağlamı ne olursa olsun doyulmaz metinler bunlar.

GÜNCEL BİR ŞİİR
İkincisi, muhalif ve eleştirel konumuna değinmiştim. Bunu bir adım öteye taşıyayım. Gene bir etisist olduğunu belirtmiştim yukarıda İskender'in. Bu paydada cinsellik başlı başına bir yer tutar. Hırçın ama duyarlı, alabildiğine açık ve mahremiyetini (çok nadir bir şekilde) o açıklık üstünden kuran, sorgulayıcı ama kendisi bakımından çok saydam bir şiiri hazırlamanın temel ögesi cinsellik. Salt erotisizm değil söz konusu olan her ne kadar İskender Bahname ve Erotika diye kitaplar yayımlamış olsa da. Ama ölüm ve cinselliğin (bunlar zaten ayrılmaz ikilidir) bu derecede açıklık bulduğu başka bir şair yoktur şiirimizde.
Üçüncüsü, İskender kesinlikle çok yüksek bir edebiyatın şairi oldu. Çok sevildi, çok okundu, o da şiirini daha ileri bir noktaya taşıyarak performansa dönüştürmedi ama performatif bir niteliğe kavuşturdu. Gene de Türkçenin en yoğun şiirlerinden biri bu. Bir o kadar da güncel. Çağdaş sözcüğü bile onun şiirinin yanında eski(l) kalıyor. Ama küçük İskender şiiri aynı zamanda popüler kültürü kendisine malzeme seçmiş bir şiir. Gündelik, sıradan, gelip geçen özünde fizik olana tekabül eder. Tabii ki, öyle! Ama bunun bir de metafizik boyutu var. Alfred Jarry'nin gerçekleştirdiği edim türünden bir metafizikten söz ediyorsak, evet, ediyoruz, o zaman hemen belirteyim, Türk şiirinde gündeliğin metafizik itkisini bu ölçüde saptayan çok az şair var. İlhan Berk veya bazen Turgut Uyar bunu farklı bağlamlarda denedi. Maddeyi ve nesneyi kendilerine eksen aldılar. İskender ise maddeyle hiç meşgul olmadı. Haller, durumlar, devinimler onu çekti ve bu nedenle de metafiziğini kurarken daima kinetik bir şiir yazdı. Aristocu bir potensia'yı hiç benimsemedi. Daima kinetik olanla, git gide de kinematik olanla iç içe geçti. Şiirinin performatif boyutunu bu zekice denklemin içinden kurdu.

SUSARAK ANLATAN BİRİ DEĞİL
Nihayet son nokta, dil: İskender'de dil elbette bir araçtır. Ama performanstan söz ediyoruz ve dilin bu olgunun dışında kalması söz konusu değildir. Susarak anlatan birisi değil İskender. Bu gerçek onun sözcüklerin sınırlarını fraktal bir geometriyle sürekli olarak genişletmesinden belli: 'üç beş kişi ateş etti, yarasa almadan kurtuldum'. İskender bu özelliğiyle muhakkak ki çok önemsediği Rimbaud'nun ötesine geçiyor. Onun öğrencisi olduğunu kabul ederiz. Ama şunu da belirtmeliyiz: Rimbaud, Deleuze'un saptamasıdır bu, Kant'la ilginç bir ilişki içindeydi, uzak, tanınmayan bir ilişki; evet, gizli. Bu yasa kavramında ortaya çıkar. Yasa iyiye bağlıdır Kant'ta. Rimbaud ise bir anarşisttir ve yasa tanımazdır. Ama bu onun kendisine özgü bir iyi kavramlaştırması olmadığı anlamında gelmediği gibi daha da önemli bir yerdedir o edimiyle. İyiyi yasadan kurtarmaya bakar Rimbaud. Sözcükleri de bu nedenle eğip büker. İskender'in de muhayyile-performans-edim bağlamında sözcüklerle bu derecede uğraşması aynı kapıya çıkar: Sözcüğün verili haliyle çatılmış içi boş yasal bağlamı aşmak: Etisist.
Yazdığı onca kitap arasında İskender'in şiirini açıklayan daha iyi bir isim yok: Şiirlideğnek. Devamını Oku