Öğretmenler Günü'müz kutlu olsun

Dünyanın en kutsal vazifesini kendisine hayat tarzı benimsemiş, gözü pek, yüreği güzel tüm öğretmenlerimizin Öğretmenler Günü'nü can-ı gönülden kutluyor, mesleğini yeni icra etmeye...

Dünyanın en kutsal vazifesini kendisine hayat tarzı benimsemiş, gözü pek, yüreği güzel tüm öğretmenlerimizin Öğretmenler Günü'nü can-ı gönülden kutluyor, mesleğini yeni icra etmeye başlayan bir öğretmenin yaşadıklarıyla sizi baş başa bırakıyorum:
2000 yılının aralık ayıydı. Üniversiteden yeni mezun olmuştum. Bir devlet okulunda heyecanla derslere giriyordum. Sınıflardan birinde, şartlı cümleleri anlatırken tahtaya İngilizce bir cümle yazdım. “Evet çocuklar, tahtada ‘Eğer çok zengin olsaydım anneme ….. alırdım’ yazıyor. Cümledeki boşluğu, hayal gücünüzü de kullanarak doldurun. Anlaşıldı mı?” dedim.
Anlaşılmış olmalı ki herkes sessiz bir şekilde dağıttığım küçük kâğıtları aldı ve gözlerini tavana dikip düşünmeye başladı. Beş dakika sonra sınıfı dolaşıp kâğıtları topladım ve tek tek okumaya başladım. Uzay gemisi, spor araba, yazlık, Maldivler’de ada… Ben okuyorum, sınıf gülüyordu. Son kâğıdı içimden okudum. “If I were rich, I would buy flowers for my mom.”
Cümlenin sahibi, o sene sınıfa yeni gelen çelimsiz, içine kapanık bir çocuktu.
“Aramızda çok duygusal bir arkadaşımız var!” dedim. “Selim, kalk bakalım. Ne yazdığını arkadaşlarına söyleyebilir misin?”
“Çiçek alırım, yazdım öğretmenim.”
Sınıfta bir kahkaha koptu. “Ben çok zengin olduğunuzu düşünün, hayal gücünüzü kullanın demiştim. Buna rağmen çiçek alırım yazdığına göre önemli bir sebebin olmalı” dedim. Bir süre sessizce bekledi, sonra ayağa kalkıp “Aklıma başka bir şey gelmedi öğretmenim” dedi usulca. Yüzünde gülmekle ağlamak arası garip bir ifade vardı. “Oğlum, dalga mı geçiyorsun?” dedim sertçe. “Aklınıza bir şey gelmesi için illa not mu vermemiz gerekiyor?”
Hiç cevap vermedi. Kâğıtları geri dağıttım. Sınıf, çalan zille birlikte kovanı kurcalanmış arı sürüsü gibi bahçeye aktı.
Ertesi sabah okula geldiğimde Selim’in babasını lobide beni beklerken buldum. Önündeki sehpada bir gün önce sınıfta dağıttığım buruşuk kâğıt parçası duruyordu. Oturup biraz konuştuk. Kısa bir görüşmeden sonra ayrıldı. Zorlukla zümre odasına doğru yürüdüm. Başım dönüyordu. Hıçkırığa benzer garip bir şey diyaframdan gırtlağıma kadar tırmanmış, patlamaya hazır bekliyordu.
O gün kâğıttaki küçük boşluğu ‘çiçekle’ dolduran Selim’in, hayatındaki en büyük boşluğu da çiçekle doldurmaya çalıştığını öğrenmiştim...  Üç ay önce bir trafik kazasında annesini kaybettiğini ve o günden beri, babasıyla hiç aksatmadan her cuma günü annesinin mezarını ziyaret edip çiçek diktiklerini… Önceki gece babası duymasın diye yüzünü yastığa gömerek sabaha kadar hıçkırdığını…
Ve üniversiteden alınan diplomayla öğretmen olunamayacağını… Hepsini, hayatımın o en serin aralık sabahında öğrendim.
Öğretmenlik sabah gidip öğlen geldiğin, cumartesi, pazar, sömestir ve yazın tatil yaptığın bir meslek değildir. Öğretmenlik Anne olmaktır. Baba olmaktır. Abi olmaktır.. Kısacası 'insan' olmaktır... İnsan gibi insan öğretmenlerimize saygı duyuyorum...

Ninem diyor ki; Sanatı ustadan görmeyen öğrenemez.
YAZININ DEVAMI
ÇOK OKUNAN YAZARLAR
YAZARIN DİĞER YAZILARI
Dertsiz baş, bostan korkuluğunda 28 Ocak 2020 | 9 Okunma Ne değişti? 26 Ocak 2020 | 91 Okunma Baş dille tartılır 21 Ocak 2020 | 77 Okunma Pösteki saymak 19 Ocak 2020 | 82 Okunma Kabağın sahibi vardır elbet! 14 Ocak 2020 | 186 Okunma
TÜM YAZILARI
Yorumlar