Kadim dünyanın düşünce sancısı: Akıl ve vahiy

Ortaçağ İslam dünyasında (İslam tarih yazımında Ortaçağ diye bir dönemlendirme yoktur, bunu sadece tahlili kolaylaştırmak adına kullanıyoruz)  her ne kadar 10.yy itibarıyla farklı devletler ortaya...

Ortaçağ İslam dünyasında (İslam tarih yazımında Ortaçağ diye bir dönemlendirme yoktur, bunu sadece tahlili kolaylaştırmak adına kullanıyoruz)  her ne kadar 10.yy itibarıyla farklı devletler ortaya çıkmış olsa da İslam’ın evrensel yapısı içinde bunların sınırlarının arasında geçirgenlik vardı. Bu şu demektir: İsfahan’da yazılan bir risale, kısa zamanda Endülüs’e gidebiliyor; Sicilya’da üretilen bir el yazması Mısır’a ulaşabiliyordu. Kısacası İslam dünyasının fikir merkezleri arasında sağlam bağlar vardı, bu hem coğrafi olarak böyleydi hem de yazı sayesinde zamanın sınırlarını aşabiliyordu. Eş’ari’den Farabi ve İbn-i Sina’ya, Gazali’den İbn-i Rüşd’e kadar dini-entelektüel alandaki çatışmayı bu geçirgenlik bağlamında okumak gerekir. Sonuç itibarıyla İslam coğrafyası, Avrupa ile kadim bilgelik geleneği arasında köprü olmuştur; başka bir deyişle İspanya ve Sicilya üzerinden Avrupa, kadim Yunan’ın öğretisini Arapça çevirilerden okumuştur.

KADİM GREK ETKİSİ

Bu çevirileri üreten kültür birikimi, yukarıda saydığımız isimler üzerinde son derece etkilidir; Platon ve Aristo olmasaydı ne Farabi ve İbn-i Sina’dan bahsedebilirdik ne de Gazali ve İbn-i Rüşd arasındaki çatışmadan. Bu tespitlerden hareketle ve gelenekçi kanattan gelebilecek olan itirazları da düşünerek, hemen şunu söyleyelim ki kadim Yunan’ın ortaya koyduğu birikim, İslam dünyasının (bu Yahudi ve Hıristiyan kelamı için de geçerli) tüm teolojik tartışmalarına temel teşkil etmiştir. Başta Mutezile olmak üzere Eş’arilik, Meşşailik, İşrakilik; ilahiyat meselelerinde apolojist argüman inşası (Kelam, Mütekellimûn) özü itibariyle kadim Yunan’dan beslenmiştir; somut delil arayanların, İslam literatüründe esatînu-l hikmeti-l hamse olarak anılan, dilimize de hikmetin beş sütunu olarak çevrilen Empedokles, Pisagor, Sokrat, Eflatun ve Aristo’ya bakmaları yeterlidir. Erken dönem İslam düşünürleri tarafından bu isimler ve öğretileri, nebevi gelenekle irtibatlandırılmış, felsefe faaliyeti Kur’an’da geçen “hikmet” kavramıyla ilişkilendirilmiştir. Hakikate ve onun bilgisine ulaşabilmek için her türlü imkânı kullanmak “Hikmet müminin yitiğidir, onu bulduğu yerde alır” hadisiyle de örtüşür.

İKİ YORUM

Farklı ekollerdeki bazı Müslüman düşünürlerin yaptığı yanlış, düşüncelerine katılmadıkları isimleri dinsizlikle suçlamalarıdır. Bu durum tarih boyunca tevarüs etmiş, günümüzde de devam etmektedir. Fikirle mücadele yerine, iman sorgulanmaktadır. İmanın öne sürüldüğü yerde düşüncenin oluşmasına imkân yoktur. Kaldı ki kişinin imanı için burhan (kanıt) aranmaz (şahadet yeterlidir) ama düşünce temellendirilmek ister. Erken dönem Kur’an yorumlarında, ilerleyen yıllarda kendi içlerinde de ekollere ayrışacak olan iki temel görüşün öne çıktığını görürüz; İlki lafızcı grup (metin ne diyorsa odur anlayışı), diğeri aklı merkeze alan grup. İslam’ın ilk yüzyılında ciddi bir entelektüel birikim içinde olan Müslümanlar, İslam’da akılcı bir çağ yaşadılar. Bizans’tan gelen düşünürler;  Avrupa’da kaybolan Yunan felsefesi çalışmaları; Hıristiyanların ve Zerdüştlerin itirazlarına verilmesi gereken cevaplar; bu dönem düşünürlerinin matematik, doğa bilimleri, kimya ve astroloji gibi ilimlerle ilgilenmelerini sağladı.

MUTEZİLE’NİN DOĞUŞU

YAZININ DEVAMI
ÇOK OKUNAN YAZARLAR
YAZARIN DİĞER YAZILARI
Yorum ve kader üzerine tartışmalarda yol ayrımı 25 Mart 2019 | 48 Okunma Mutezile ya da IX. asrın en büyük sancısı 18 Mart 2019 | 657 Okunma Kadim dünyanın düşünce sancısı: Akıl ve vahiy 11 Mart 2019 | 359 Okunma İdeolojinin Gücü: Gazâli 04 Mart 2019 | 893 Okunma Yüzyılların mutat kavgası 25 Şubat 2019 | 221 Okunma
TÜM YAZILARI
Yorumlar