Lütfedilen bir yaşam

Cumhuriyet yazarı Ali Sirmen bu hafta 'Lütfedilen bir yaşam' başlıklı yazısını kaleme aldı.

Sevgili,

Altan Öymen’in eşi Aysel Hanım geçen gün öldü. Haberi alır almaz uzun zamandır beklenen darbeyi yedim. 

- Sonunda kaçınılmaz acı haberi aldık!...

Birkaç yıldır (Ne kadar olduğunun ben de farkında değilim) Aysel Öymen’in sağlık durumunu endişe ile yakından izliyordum. Altan Öymen’e her telefon açışımda ya da ziyaretine gidişimde Aysel Hanım’ı orada bulurdum. Ağır kalp rahatsızlığı dolayısıyla evden çıkamıyor, çok fazla hareket edemiyordu. Kocasıyla yavaş çekim bir filmde oynar gibi her adımda sanki bir şey kırılacakmış titizliğiyle yaşıyorlardı. Altan Öymen karısıyla öğrenci oldukları Mülkiye (Siyasal Bilgiler Fakültesi) 1. sınıfında bundan 70 yıl önce tanışmışlardı. Kalabalık bir gündü ve sınıfta iğne atsan yere düşmüyordu. Yer bakınırken Altan Öymen bir ses duydu. Minik ama çok güzel bir kızdan geliyordu o ses.

“Altan gel, burada yer var” diyordu. Altan gitti kızın yanına oturdu. Gidiş o gidiş. Bir daha önceki gün ölüm onları ayırana kadar ayrılmadılar.

Altan ve Aysel Öymen’in öyküleri seninle benim hukuk fakültesindeki öykülerimizi andırır. Aysel Hanım’ın kalp hastalığı senin kanser hastalığına rast geldi. Artık ben de Altan gibi evde bir şeyler kıracakmışçasına dikkatli yaşıyor, her akşam gittiğimde seni sağ bulduğumda “Çok şükür nefes alıyor yine” diyordum. Öyle hasta, kanatları kırık halde durman beni çok üzüyordu. Ama yine de seviniyordum. Bu cabadan, lütfedilmiş bir yaşamdı. Hiç değilse bir süre daha beraber olacaktık. Altan’la eşzamanlı yaşadığımız bu hasta-koca ilişkisi yüzünden sık sık onları düşünüyordum. Altan’ın yüzüne bakarken, birdenbire bir şey söylemek için arkasına döndüğünde orada hiç kimsenin olmadığını görerek nasıl dehşet içinde acı çektiğini anlıyordum. 

***

Onun için daha ölüm haberini okur okumaz pencereden dışarıya bakmadan önce kararımı vermiştim. Bugün o cenazeye mutlaka gidecektim. 

Ama takdiri ilahi karşısında eli böğründe kalmaya mahkûm Türk vatandaşı, İstanbul hemşerisi, kader kendini zorluyor olsa da her istediği yere gidemezdi. Biri, etrafındaki hastaları, yaralıları düşünmeden o ya da bu nedenle sokağı trafiğe kapatmaya karar vermiş ise kimse sokağa çıkamazdı. Çarşamba günü de bizim sokağın hali böyleydi. Yol boydan boya kapatılmış, sokağa araba giremez olmuştu. Ben ise bastonla ve birinin koluna tutunarak elli yüz metre yürüyebiliyordum ama birinin beni arabaya bindirmesi lazımdı. Ters istikametten bir aşağı sokağa girip oradan şansımızı denedik ama olmadı. 

Çaresiz kaldık evde. 

Senin ağır kanser hastalığın sırasında Mineciğim, Türk insanının kafasına estiğinde, canı sokağa çıkmak istediğinde ne kadar acımasız, gaddar, kanser kadar kahhar olabildiğini birlikte yaşamıştık. Onları bir kere daha hatırladım. 

***

Benim o cenazeye gidip gitmemem bir şeyi değiştirmiyor. Gideni geri getirmeye yaramadığı gibi, sevdiklerini kaybedenlerin kaybolmuş sevgi sözcüklerini bulmalarına yardımcı olmuyor. 

Daha doğrusu birkaç ay öncesi cenazeme kadar ben de öyle sanıyordum. Ama o gün cami avlusunda başka bir cenazeye gelmiş, çiçekleri düzeltmekte olan mütevazı giyimli kıranta bir adam uzaktan yumuşak seslenişiyle bana:

YAZININ DEVAMI
ÇOK OKUNAN YAZARLAR
YAZARIN DİĞER YAZILARI
Mutluluk mecburiyeti 20 Şubat 2024 | 135 Okunma İşin özü 18 Şubat 2024 | 111 Okunma Tehlikeli kavga 13 Şubat 2024 | 261 Okunma Kader mi? 11 Şubat 2024 | 128 Okunma Biat etmeyene hayat yok 09 Şubat 2024 | 201 Okunma
TÜM YAZILARI
Yorumlar