Samet Kavoğlu
Samet Kavoğlu İnternet Haber

Sınır ve sinir hattında Türkiye

17 Temmuz 2017 | 75

Türkiye'nin sınırları sorulduğunda çoğu vatandaşımızın aklına Edirne'den Ardahan'a, Sinop'tan Hatay'a izdüşümsel olarak yaklaşık 785 bin km2 olan vatan toprağı gelecektir. Son olarak Atatürk'ün direktifleri, Türk devlet aklının başarılı hamleleriyle Hatay'ın anayurda katılmasıyla şekillenen Türkiye'nin fiziki sınırları ve münhasır egemenlik alanı tartışmaya gerek olmayacak şekilde nettir. Batılı bazı düşünce kuruluşlarınca çeşitli dönemlerde servis edilen Ortadoğu'yu yeniden tanzim haritalarında Türkiye'yi bölme arzuları vücut bulsa da, ilgili düşüncelerin olgusal tekabüliyete erişme olanağı yakın, orta ve uzun vadede öngörülebilir olmaktan çok uzaktır.

 Peki Türkiye'nin yaklaşık üç bini kara olmak üzere toplamda on bin km'yi aşan fiziki sınırları, hinterlandı / etki sahası, bir başka ifadeyle gönül coğrafyasıyla arasına tahkim edilmiş sur, aşılmaz engel midir?

Yakın tarihe bakıldığında genç Cumhuriyet'in Osmanlı kurumlarını dikkate değer oranda tasfiye etme, dönüştürme ve/veya yeniden yapılandırma arayışına girmekle birlikte fiziki sınırların ötesinde kalan Osmanlı mirası topraklarla da bağlantılarını koparmadığı, ikili anlaşmalar ve bölgesel paktlar yoluyla ilişkileri belirli ölçülerde sürdürme arayışında olduğu görülmektedir. Fakat II.Dünya Savaşı'nın küresel ölçekte yarattığı yıkım ve akabinde Soğuk Savaşın yeniden şekillendirdiği dünya düzeninde Atlantik bloğunun çevre ülkesi konumuna gelen ve SSCB tehdidini yoğun olarak yaşayan Türkiye, pek çok orta ölçekli devlet gibi blok içi denge politikaları bağlamında hareket etmeye zorlanmış; ağırlığı karşı blokta yer alan gönül coğrafyasıyla da görece bağlantıları azalmıştır.

Bu süreçte kapalı ekonomi ve gümrük duvarlarıyla bir yandan yerli burjuvazisini büyüten, bir yandan da devlet eliyle sanayileşmeye devam eden Türkiye, 20. yüzyılın son çeyreğinde Soğuk Savaşın bitimi, SSCB ve Yugoslavya'nın dağılmasıyla -yeni olaşan riskler göz ardı edilmemekle birlikte- aradığı fırsatı yakalamıştır. Blok baskısının göreli azalması ve egemenliğine yeni kavuşan eski Sovyet ülkeleriyle Türkiye'nin tarihi, kültürel, etnik ve dini bağları dikkate alındığında Orta Asya ve Kafkaslardan Balkanlara kadar uzanan muazzam büyüklükte potansiyel bir etki alanı oluşmuştur.

Şüphesiz ne Türkiye, ne de bölge ülkeleri bu derece büyük ve hızlı bir değişime hazırlıklı değildi. Fakat kısa sürede merhum Demirel'in öncülüğünde ağırlıklı olarak Türkî Cumhuriyetlerle ilişkilerin geliştirilmesi yoluna gidilmiş, eksikleri, yanlışları olmakla birlikte fiziki sınırların ötesine geçen iktisadi, siyasi ve kültürel girişimler başlamıştır.

Barışı arayan Balkan toprakları da Türkiye'nin radarında olmuş, Bosna Hersek ve Kosova hattında diplomatik faaliyetlerin yanı sıra uluslararası barış gücü dahil farklı sert güç parametreleri doğrudan ve/veya dolaylı olarak dönemin şartları ve fiziki/teknik yeterlilik ölçüsünde kullanılmaya çalışılmıştır.

Devamını Oku
Diğer Yazıları
DAHA FAZLA SONUÇ GÖSTER